Sorum ondandır ki, Türklerde kadının yeri bakımından
dikkatimi çeken ve işte budur dediğim bir şey oldu. Türklerde kadın sosyal
hayattan soyutlanmıyor; bunu iyi işlemişler. Hayme Ana'nın zaten devlet
işlerinin içinde olan biri olduğunu ve Ertuğrul'un Ertuğrul olmasındaki önemi
biliniyor. Fakat günümüzde bir takım çevrelerce Kadının sosyal hayattaki yeri
düşünüldüğü vakit insan şaşırmadan edemiyor dizideki duruma.
Ben ilk başlangıçta biraz mesafeli idim diziye. Hatta itiraf
edeyim Yücel Çakmaklı'nın "Kuruluş"unun tadını alamayacağımı
düşünüyordum. İlk bölümü izlediğim zaman (Sonradan izledim) "haklıyım
Kuruluş nere Diriliş nere" diye düşündüm. Bunda ön yargımın da payı
olduğunu itiraf etmeliyim.
İkinci ve Üçüncü bölümler ise görsel bir şölen sundu diyebilirim. Bu yüzdendir ki
ilk bölümü iki defa izledim.
Her ne kadar görsel bir şölen sunuyor olsa da bir şey
dikkatimi çekti, ikinci bölümde Halep'i geniş plandan gösterirken tek görüntü
kullanılmış. Şehrin üzerinde uçan kuşlar. Her vakit aynı sırada aynı hızda mı
uçar... :)
Bir şey daha dikkatimi çekti; ağır bir tasavvuf etkisi.
Yine de sunduğu görsellik açısında takip etmeyi düşünüyorum
Yine başlangıç noktama dönecek olursam özellikle "Kahraman
Ecdad" öykünücüleri cenkleri, seferleri, fetihleri ön plana çıkartıp kendi
beceriksizliğinize perde yapacağınıza biraz da tarihe başka noktadan bakmaya ne
dersiniz?
Hayme Ana'yı tanıyarak buna başlayabilirsiniz
kanaatindeyim.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri geride kaldı fakat hala kaybedeni
yok. Herkes kazandığını iddia ediyor da lakin seçilen bir tek cumhurbaşkanı
var.
Aklıma bir Nasrettin Hoca fıkrası geldi.
Nasreddin Hocanın canı bir gün ciğer ister. Kasaptan iki
kilo alır, eve gönderir. Hocanın karısı, ciğeri pişirirken komşuları çıkagelir.
Misafire ikram edecek başka şeyi olmadığından ciğeri pişirip, komşularına ikram
eder.
Akşam olup da evine yorgun argın dönen Hoca, ciğerin
özlemiyle sofraya kurulur.Biraz sonra karısı Hocanın önüne bir tabak bulgur aşı
koyar. Hoca kızar:
- Hatun, hani bizim ciğer? Karısı misafire ikram ettiğini
söylemeye cesaret edemez.
- Hatun, gerçekten ciğeri bu bizim kedi mi yedi? diye sorar.
Karısı:
- Evet Efendi! Bu utanmaz kedi yedi, der.
Hoca, koşarak el terazisini getirir. Terazinin bir gözüne
kediyi, öbür gözüne kilogramları koyar.
Kedi tam iki kilo gelir. Hoca karısına bakarak:
- Bak hatun! Şu gördüğün bizim kedi tam iki kilo. Aldığım ciğer
de iki kiloydu. Bu tarttığım kedi ise, et nerede? Yok bu tarttığım ciğer ise,
kedi nerede?!
Utanmıyorsunuz değil mi bir de “bu seçimin kazananı biziz”
demeye…
Adam sizi -YOL-a gömdü hala başarı diyorsunuz…
Yeter artık; insanların gözünün içine baka baka “sizler enayisiniz
o eleştirdiğiniz ‘kömürcü AKP’ seçmeninden aslında hiçbir farkınız yok”
edalarını bırakın da, birazcık onur birazcık VATAN sevginiz varsa içinizde def
olup gidin Türk Siyasi Hayatından…
Diyarbakır'da dikilen heykelin aslında bir sorumlusu da
sizsiniz beyler bunu unutmayın… Bunun utancı bile yetmeli aslında size ama deri
sertleşmiş, keçeleşmiş derler; umurunuzda değil sizin ne heykel ne VATAN...
Siz
koltuklara aman sıkı yapışın…
Evet, beyler kazanan siz iseniz Cumhurbaşkanınız nerde?
Cumhurbaşkanı demişken bugün sosyal medyada bir yazı gördüm.
Sayın Ahmet Necdet Sezer için yazılmış…
Eşin düşüp bileğini kırdı ;hastaneye sivil araçla götürdün,
röntgende sıra bekledin kuyruğa girdin....
Resmi yemekler hariç hava için yemek , davet vermedin ...
Mutfakta daima yerli ürün kullandırttın...
Şatafattan hep uzak durdun...
Yeminini tuttun ;hukuku üstün kıldın ...
Eee haliyle dolandırılmaya,kandırılmaya,soyulmaya alışmış
halk senin gibi birini sevmedi..
Olsun be sayın cumhurbaşkanım biz seviyoruz seni ve hep
sevdik...
Saygıyla..”
Her ne kadar adaylık süreci konusunda itirazım olsa da
(MHP'nin Sadi Bey'e yaptığı terbiyesizlikten dolayı) örnek bir adamdı...
Kendisinin ardından yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye artık
"DİNDAR" bir Cumhurbaşkanı ile yönetilecekti...
Doğru ya bu yaptıkları İSLAM içinde geçmiyordu... O yüzden
belki "MÜSLÜMAN" bile sayılmazdı değil mi?
Ne diyelim ilk(!) kez Cumhur Başını seçti. Sanki bundan öncekileri birileri atamış gibi...
Bu dörtlüğün yazılı olduğu pankartta da Ömer Hayyam
yazılıydı.
Protesto ne içindi bilmiyorum. Beni asıl şaşırtan, bu
pankartı hazırlayanların bile bu sosyal medya yalanına inanmış olmaları oldu.
Zira biraz araştırsalardı, hiç değilse antoloji.com’a bir
göz atmış olsalardı dörtlüğün günümüz şairlerinden ve hala kanlı canlı hayatta olan
bir şaire; Yusuf Şahin Ceritli’ye ait olduğunu göreceklerdi.
Sosyal medya iletişimi kolaylaştırdı ama sakıncalarını da
beraberinde getirdi. Araştırmaya gerek dahi duymuyoruz bazı şeyleri. Olduğu gibi
bir akıl süzgecinden geçirmeden, sorgulamadan asılını asaletini irdelemeden
kabulleniyoruz. Delinin biri köyün girişinde bir yalan atıyor ortaya köyün
çıkışında kendisi de yalanına inanıyor.
Tıpkı Uğur Işılak’a ait olan;
“Olsun be aldırma Yaradan yardır
Sanma ki zalimin ettiği kârdır
Mazlumun ahı indirir şâhı
Herşeyin bir vakti vardır…”
dörtlüğünün Yunus Emre’ninmiş gibi ortalıkta paylaşılması
gibi…
Peki, böyle sorgulamadan olduğu gibi kabullenmeye devam
edersek bize daha neleri yuttururlar hiç düşünen var mı?
"Mavi Alayın Öyküsü" diye bir yazı okudum bir
blogda geçenlerde… Kaynakça olarak Radikal Gazetesi’nde yayınlanan Avni Özgürel
imzalı bir yazı gösterilmiş.
Yazıyı okurken aklıma 2. Açgüzlüler savaşı sırasında
Almanların tarafında savaşan Özbek Taburları aklıma geldi fakat yazıda başka
bir şeyden bahsediyordu…
Ne acaba bu Mavi Alay meselesi diye üşenmeden şöyle bi
tarama yaptım. Karşıma Karaçay Türkleri çıktı. Sonra Drau Nehri çıktı. Aziz
Üstel yazmış. Fakat o da Avni Özgürel ile anynı sonuca vararak bağlamış konuyu…
Gençlik yıllarından beri tarihle uğraşan ve resmi tarih
dışında bir tarih olduğunu ve geçekleri o tarihin yazdığını iddia eden
arkadaşalar; önce tarih okumaya nerden başlanır onu öğrenmeniz gerekmez mi? Ne
bu yahu kimler nereden kirletiyor insanların zihinlerini?
Resmi Tarihmiş, Gayriresmi tarih miş... Evet Türkiyede de
bütün dünyada olduğu gibi bir Resmi tarih var. Ancak Tarih dediğiniz şey BELGE
ile yapılır. O güvenmediğiniz Resmi Tarih size belgesi olmayan hiçbir şeyi
yazmamaktadır.
İngilterede kütüphanede “bu evrak resmi tarih için
kullanılmıştır” yazmaktadır demişti Murat Bardakçı televizyondaki programında. Fakat
bir şeye dikkati çekmişti “Evrak Resmi Tarih yazımında kullanıldı diye yazıyor,
aslında böyle bir vaka yok biz uydurduk demiyor…” diyerek.
Resmi Tarih yetişecek nesilleri için elzem gördüklerini
yazar elzem görmediğini de Tarihi kendisine meslek edeinecek olanlara bırakır. Yani
Resmi Tarihler olmayanı var Olanı yok gibi gösterme çabasında değildir.
Mesela "Lozanda saklanan gerçekler" diye bir
safsata dolaşmakta ortalıkta. Buna inanan, öküzün altında buzağı arayıcıları
kaçınız merak edip de Türkiye Büyük Millet Meclisi Lozan tutanaklarını okuma zahmeti
gösterdiniz?
T.B.M.M. kurulduğu ilk günden bu yana Uluslar arası
anlaşmaları kendi içinde tartışıp sonra onaylama yöntemini benimsemiştir... Yani
Türkiye açısından Lozanın bağlayıcılığı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul
ettiği Lozandır. Şayet Mecliste
tartışılan Lozan maddeleri içinde bir madde yoksa o zaman kimse zorla madde
dayatamaz. O "Lozanın Gizli Madde"cileri de alır o bi taraflarından
uydurdukları maddeleri yine uydurdukları yere duhul ederler...
Gelelim mevzuya;
Dedim ya konu hakkındaki yazıları şöyle bir karıştırayım diye,
hepsi de Avni Özgürel'in Radikalde yazdığı bir yazıyı kaynak gösteriyorlar.
Avni Özgürel mi?
O'nun gösterdiği bir kaynak yok. Sadece "Her sene mayıs
ayı sonunda Almanya'da yaşayan Müslümanlar mahiyetini fazla bilmedikleri bir
anma töreni için Münih Camii'nde bir araya geliyor" diye yazıya başlıyor
sonra da "Türkiye'de olanbitenleri hatırlayan, bilen kalmadı 'Mavi Alay'ı.
Devletin 'derin' arşivinde onlarla ilgili bilgiler var kuşkusuz; ancak, Ankara
suçluluk duygusuyla unutulmasını istiyor 1945 faciasının…" diye yazıyor.
Kaynak?
Yok.
Peki Avni Özgürel kim? Ve bu yazıyı neden 2003'te yazmış?
Hani şu Sovyetlerden kaçan, Aras üzerindeki Boraltan
Köprüsünü geçerek İnönü Türkiyesine sığınan ve fakat Sovyetler ile diplomatik
ilişkiler kaygısı ile geri iade edilen Azeri Türklerinin olayı…
Yine Avni Özgürel imzalı yazıya bakacak olursak “Bizi Ruslar
öldüreceğine siz vurun” diye bağırdıklarından bahsetmektedir. Aynı ifade
Boraltan Köprüsü olayında karşımıza çıkmakta.
Avni Özgürel, Mavi Alay ile Boraltan Köprüsü olayını
harmanlayıp neden yeni bir olay yartama gayretine gitmiştir?
Hangi türübüne
oynamaktır bu?
Sözün Özü Resmi Tarih diye bir şey vardır ve hep olacaktır.
Anlaşılması gereken ve bizdeki bazı Tarih Pazarlamacılarının işine gelmeyen
Resmi Tarih yalan söylemez.
Tam 17 yıl önceydi... Yine böyle bir Cumayı Cumartesiye
bağlayan bir gecede "Evlatlarım benim sürem bitti; zaman, gitmek
zamanıdır..." dedin ve ansızın gittin. Sanki "size mücadele ile
tüketilmiş onurlu bir yaşamdan ve Allah yolunu yol edinmiş, Türklük davasını güden
onurlu bir hareket, bir davadan başka bir şey miras bırakmıyorum, gayri yolunuz
daha da çetin..." deyip çekildin uçmağa...
Daha yeni yetme bir çocuktum bu büyük davayı hayallerimin en
üstüne koyduğumda. Birileri üzerinden geçen 12 Eylül postallarının korkusu ile
yaşarken, korkusuzca “Başbuğum Emrinde, emrindeyiz biz…” diye en ön safta
gittiğim çağlarımdı o zamanlar…
Yaşasın "Türk yurtları birer bire özgür olmakta" diye Turan
Türküleri öğrendiğim zamanlardı.
Senden öğrenmiştik, senin yetiştirdiğin o Koca Yürekli
Adamlardan öğrenmiştik biz bu sevdanın adını ve kendimizce AŞK koymuştuk…
Bizden evvel yetiştirdiğin dava adamlarını Kanlı Eylüller savururken bizleri de
Şubat Paletleri ezdi. Yine de yılmadık bize bıraktığın mirasa sıkı sıkıya
sarılmaktan…
Sen gittikten sonra Başbuğum;
Birileri çıktı darmadağın etti evlatlarını
Bazı yeni türediler “eski” sıfatı ile ortalıkta adını ve
mirasını fahişe sofralarına meze ettiler.
Yokluğunda biz hep yetim kaldık.
Postuna oturan Postnişler hep başkalarının menfaatine yaradı
da bizi gözleri görmedi.
Memleket yağmalanırken “eski” sıfatı ile adını kullananlar
vatan haileri ile, vurguncularla, yetim hakkına göz dikenlerle “beraber
yürüdüler aynı yollarda…”
Oysa sen bize “nokta kadar menfaat için virgül gibi
eğilmemeyi” öğretmiştin…
Şimdi sorgulamadan edemiyorum sen hayatta iken senden ne
menfaatleri vardı ki bu “eski”lerin…
Ömür elbet bir yerde nihayete erecek. Biz de buna inandık
ancak Başbuğum hala alışamadık yokluğuna…
Hala zamanımız 4 Nisan 97’de takılı kaldı…
Ulu bir çınar gibi dimdik ayakta durmayı
Sökülüp de deriden tırnaksız kalmayı
Yatak yorganda değil ayakta ölmeyi
Biz mücadele etmeyi senden öğrendik Başbuğum......