6 Haziran 2024 Perşembe

DENİZLİDE MUHTEŞEM BİR GÖSTERİ: ASRIN ZAFERİ...


Aslında Pazartesi gün yazacaktım ama malum hayatımızı idame ettirebilmek için para kazanmak zorundayız. Haliyle müşteriye git iş görüş çizim yap falan derken yazmaya fırsat kalmadı.

Ancak fırsat bulabildim.

Pazar akşamı Denizli Nihat Zeybekçi Kültür Merkezinde muhteşem bir gösteri vardı.

Muhteşem diyorum zira kareografisiyle, seyirciyi zamandan ve mekandan koparmasıyla, duygusuyla tam anlamıyla bir şaheserdi Asrın Zaferi.

Gösterinin özellikle Atatürk sahneleri seyircide en çok alkış alan bölümleri idi. 16 Mayısta olanların anlatılması, Mim Mim teşkilatının Mustafa Kemal’i koruması, sağ salim Bandırma Vapuruna ulaştırmaları güzel detaylardı.

Samsuna varış, Amasya Tamimi ve tabi ki Erzurum’da Karabekir Paşanın “Paşam kolordum ve ben emrinizdeyiz” demesi duygu düzeyi yüksek sahnelerdi.

Erzurumn Kongresi ve Sivas Kongresi kurgusu çok güzel işlenmiş.

Fakat; evet “ama, fakat, lakin” gibi ifadeler bir şeylerin ters yada eksik olduğunun işareti değil mi?

Evet olması gereken, atlanan, gözden kaçırılan önemli detaylar da çoktu.

Mesela müzikalin dans bölümünde Ege, Güneydoğu ve Karadeniz işlenmesi bu yolculuğun diğer önemli bölgelerinin danslarının atlanılması bana göre en büyük eksiklikti.

Örneğin Atatürk’ün Anakaraya gelişi ve karşılamada bulunun Seymenler sanki yer bulamamıştı gösteride kendisine.

Diğer bir eksiklik yada hata bir Denizlili olarak hemen dikkatimi çeken şeydi Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin konuşmasında “3 taş” ifadesinin kullanılmaması.

Oysa ki bütün Denizli bilir ki o konuşmanın gelecek kuşaklara sembolik bir ifade bırakan kısmı o 3 Taş ifadesidir.

“Meşru olan, vatan savunması ve bağımsızlık uğruna cihattır. Bu uğurda canını veren şehit, kalanlar gazidir. Düşmana karşı, silah bulamayanlar yerden üç taş alsın atsın."

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Bir Fotoğraf ve Sosyal Medya Üzerinden Tartışılanlara Cevap..


Uzun bir aradan sonra yeniden blogda yazmaya karar verdim. Efendim sürçü lisanımız olursa affola. Zira bugün biraz doluyum...

Sosyal medyada bir resim gördüm. Resimde gemiden bozma bir sandal ve üzerinde belki de 100’den fazla insan. Ve resmin altında “Müslümanlar, Müslüman bir ülkeden kaçıp ölümü göze alarak Hristiyan bir ülkeye gitmeye çalışıyor. Huzur İslâmda…” diye yazıyordu. Resmin altındaki yorumlara biraz göz attım maalesef herkes din âlimi, tarih profesörü. Cahiliye devrinden bahsedeni mi ararsınız, İslam tarihi anlatanı mı ne ararsanız. Hele bir tanesi “Çıktığı karanlık döneme ışık olan, cahiliye devrinden bilgelik devrine insanları çıkaran bir din İslam dini. Doğduğu günden Osmanlı Devletinin sonlarına kadar yaşam tarzı olarak benimsenip…” diye devam eden huzurdan mutluktan bahseden bir yorum. Buna biraz fazlaca takıldım.
Birincisi; Cahiliye devri denen dönem neye göre cehalet içermektedir? Rant mı, İnsan Hakkına tasallut mu, hukuksuzluk, rüşvet, malına göre adam kayırma, yetim malına göz koyma vs. mi, yoksa sadece kız çocuklarını diri diri toprağa gömme mi? Neye göre cehalet?
Cahiliye denen şey sadece Arap literatürünün bir parçası. Bana ne? Mademki İslam evrensel bir din niye bana dar kalıpta bir Arap literatürü Din diye dayatılıyor?
Bir insanın bir Müslüman olarak bireysel ibadetler dışındaki tek görevi söylemleriyle ve yaşamı ile İslam dinini tebliğ ise eğer ben Müslümanlığı araştıran bir gayri Müslim olsam bana ne tebliğinde bulunacaksınız? Arap Literatürü.
Hani bazı olaylar karşısında savunma mekanizması olarak “gerçek din bu değil” diyorsunuz ya, işte esas olan sizin anlattıklarınızın gerçek din olmaması. Yapmanız gereken bireysel ibadetler de değildir sadece. Şu halde gerçek din ne o zaman? Gerçek din evrensel değerler üzerine inşa olan, dar kalıplar içine ve sadece Arap literatürüne hapsolunmamış İslamdır.
İkinci takıldığım mesele “Doğduğu günden Osmanlı Devletinin sonlarına kadar yaşam tarzı olarak benimsenip…” Şimdi bu noktada insanın aklına bir soru takılıyor Doğduğu günden itibaren bir huzur kaynağı ise neden birileri mızrakların ucuna Kur’an yaprakları taktı? Doğduğu günden beri huzur kaynağı ise neden sadece Peygamberin yaşadığı döneme “Asr-ı Saadet” deniyor da sonraki dönemlere denmiyor?
Bu yorumu yazan kişi Osmanlı ile bitirmiş ya huzur ve mutluluk dönemini, sormak lazım Osmanlıda çok mu müslümanca bir huzur vardı? Bunu anlamak için o devirde sarayda yazılanlara değil de alanda, halk içinde söylenenlere bakmak gerekir.

Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı

Şu dörtlük Osmanlının ne kadar huzurlu bir ülke olduğunu gözler önün seriyor. Hiç düşünen oldu mu acaba bu kadar İslam Huzuru yaşayan bir ülke neden battı? Bunu yöneticilere özellikle de İttihat ve Terakkiye bağlayanlar var, İttihat ve Terakkinin Osmanlının yatsı zamanında yani karanlık döneminde iş başına geldiğini unutarak. Ama hiç kimse Osmanlının belli bir dönemden sonra özellikle devşirmeler marifetiyle bambaşka bir şeye dönüştüğünü söylemez daha doğru bir ifadeyle söylemek istemez. Çünkü birçok tarihçi Osmanlının ömrünü uzun olmasının nedenini iki duruma yani devşirme sistemi ve kardeş katline bağlar. Kardeş katli demişken içinde çak fazla İslam Huzuru barındıran bir sistem değil mi?
İşin içine Osmanlı girdi mi haliyle mesele biraz fazla dallanıp budaklanıyor; toparlamak lazım gelirse bu ikinci meselede asıl takıldığım nokta Osmanlı ve huzur değil Osmanlı sonrası zihinlerdeki durum. Sanki Osmanlı bitince Gerçek manada İslam da bitmiş zannedilmesi. Yada daha doğru bir ifadeyle Osmanlı eşittir İslam gibi saçma bir algının peşinde insanların yeniden bir Osmanlı özlemi.
Burada bir soruyu daha sormadan geçemeyeceğim; doğduğu günden Osmanlının sonuna kadar benimsenen bir yaşam tarzı olarak İslam Osmanlıdan sonra bir yaşam arzı değil mi? Hani günde 5 vakit hala ezan okunmaya devam ettiğini düşünürsek…

Hülasası İslam ne iki rekât namaz ne Arap literatürü ne de oluşturulmuş bir Devlet Sistemi değildir. Sadece ve sadece kişinin Tanrı ile arasındaki diyaloğudur.

Toparlayıp yine o fotoğrafa ve yorumlara dönecek olursak; evet kardeşim Müslümanlar kendi ülkelerinde İslam değerleri olmadığı için ecnebi memleketlere ölümü göze alarak kaçmaya çalışıyorlar. Müslüman ülke liderlerine saydırmaya da gerek yok zira o liderler toplumun bir vitrinidir. Yani “nasıl idare edilmeye layıksanız başınıza öyle yöneticiler gelir…”

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Kavramlarla Beyin Bulandırmak:TANRI DEĞİL ALLAH VARDIR

“TANRI DEĞİL ALLAH VARDIR O EN GÜZEL İSMİ İLE ALLAHDIR”
Bu ifade sosyal medyada paylaştığım bir yazının altına yapılan bir yorumdan alıntıdır.
Kendini Türk Milliyetçisi olarak adlandıran birçok gencin kafasındaki karışıklığın, affedersiniz bulandırılmışlığın bir tezahürü bu kavram.
Bir başka kavram kargaşası ise Müslüman=Türk yada Müslüman olmayan Türk değildir gibi bir tezi savunan İsmet Özel Ekolüdür. Bu ekolün kavram kargaşası bambaşka bir boyuttadır. Türklüğü bir kan, gen veya soy kavramından öte bir yere konumlandırmaktadır. Bu tez inancı bir milli kavrama dönüştürerek bütün Müslüman milletleri Türk kabul etmektedir. Bu da akla bir şeyi getiriyor; Milli Din. Milli din kavramı sadece Yahudilik’te bulunan bir kavramdır. Bu kavram da kendilerinin Tanrı tarafından seçilmiş kavim oldukları inancından gelir. Müslümanlık ise bir inançtır ve en önemli reddiyesi de “seçkinci”liğedir.
Biz tekrar başta belirttiğimiz “Yaratıcıyı” nasıl adlandıracağımız konusuna dönecek olursak öncelikle Türk Gençliğinin bu kavramları tam manası ile algılamasını sağlamamız gerekiyor.
Kavramları netleştirebilmek için kelimelerin etimolojik yapısına tam manasıyla hakim olmak gerekir. Değilse fikirleri bulandırmaktan veya başka bir gayeye hizmet etmekten başka bir işe yaramazsınız. Türkiye’de Arapça dil etimolojisine hakim kaç insan vardır acaba? “Allah” kelimesi nasıl ortaya çıkmıştır? Bu soruya El-İlah ile cevap vermek yeterlimidir? Arapçadaki “El” takısını İngilizcedeki “The” gibi algılayabilir miyiz? Yani önüne geldiği ismi özelleştiriyor mu? Peki Allah kelimesini İngilizceye çevirirken “The God” olarak mı çeviriyoruz, yoksa sadece “God” demek yetiyor mu?
God yani İlah ne demek? İlah “Kendisine Tapınılan...” dersek yanılmayız sanırım.
Bu sorulara girdim zira Türkçede “El” yada “The” takılarını karşılayacak bir takı yok. Sözlüklere baktığınızda ise karşınıza İlah=Tanrı=Yaratıcı kelimeleri çıkıyor. Bizim buradaki kafa karışıklığımız daha doğrusu Araplaşmayı din zanneden, kavmiyetçiliği ortandan kaldırdığını zannedenlerin, gelecek nesillerin kafasını bulandırmak adına hizmet edenlerin “Tanrı” kelimesini Çok Tanrılı Pagan bir yapıya eşit tutarak Arapça “Allah” kelimesini dayatmaları yatmaktadır.
“Tanrı sizi korusun bizi Allah korur…” gibi bir ifade nasıl bir zihniyetin ürünüdür?
Buradan hareketle insanlar “La ilahe illallah” cümlesini Türkçeye “Allahtan başka tanrı yok” olarak çeviriyor ve “kur’anda tanrı kelimesi yasaklanmıştır” demektedir.
Peki buradan hareketle ben de “Gök Tengri, Tengricilik” gibi kavramlar ortaya atsam kavram kargaşasına yeni bir boyut getirmiş olur muyum?
Şimdi o cevaba karşılık yazdığım cevabı herkesin okuyup kendince cevapları üretebilmesi ve sorgulaması için aşağıya alıyorum.
“TANRI DEĞİL ALLAH VARDIR O EN GÜZEL İSMİ İLE ALLAHDIR”
Büyük harfle yazdığına göre çok önem verdiğin bir husus olmalı;
Tanrı değil derken kastın ne?
Bana Tanrı'nın yada Allah'ın yada Mevla'nın veya Huda'nın veyahut Rabb'ın veyahut God'ın vs. hangi manada anlamlandırıldığının tanımlamasını yapabilir misin?
Necip Fazıl ve Seyid Ahmet Arvasi bu memleketin genç beyinlerine öyle bir zehir zerk ederek gittiler ki bir türlü panzehirini bulamıyoruz.
Okuyun kardeşim Türk-İslam Ülküsü'nü de Necip Fazıl Külliyatını da okuyun fakat her söylediklerini sorgusuz kabullenmeyin. İtiraz noktalarınız olsun.
Türk Milliyetçiliği diye bir kavramın arkasında görüyorsan kendini Önce Türk gibi düşünmelisin; Türkçe düşünmelisin...

16 Mart 2016 Çarşamba

Madrid'de PSV Taraftarları ve İnsanlık Onuru...

Aslında yazılacak o kadar konu var ama bugün bambaşka bir konuyu, kimsenin aklına bile gelmeyen bir mevzuya değinmek istedim.
Dün akşam “medeniyet”in beşiği gibi pazarlanan Avrupa’da bir kentte bir maç vardı. Bir İspanyol takımı ve Bir Hollanda takımı arasında. Fakat sadece maç olmaktan öte “medeniyet” adına utanç verici bir hikâyeyi barındırdı göğsünde.
Belki eleştiriyoruz, belki kabullenemiyoruz ülkelerinden kaçıp bir başka ülkede sığınmacı olarak yaşamalarını lakin göçmenlik bir sosyolojik olgu. Göçmenler her şeylerini hatta belki onurlarını geride bırakıp göç etmişler fakat onlara olan yaklaşımınız sizin onurunuzu ortaya koyar. Topraklarınızda istemeyebilirsiniz, başlarını sokacak bir küçük yer vermeyebilirsiniz… Bütün bunları onurunuza zrar vermeden de yapabilirsiniz. Dün gece Madrid’de tarih boyu onursuzluklarını her fırsatta ortalığa dökmekten çekinmeyen Avrupa medeniyeti yine onurlarına yakışırca hareket etti.
Geçmişte sömürgeleştirdikleri ülkelerden getirdikleri yerli halkı “hayavanat bahçesinde” sergilercesine para karşılığı sergileyenler dün gece Madrid’de sığınmacı olan göçmenlere bozuk para atarak eğlendiler.
Oysa kendileri bir zamanlar o bozuklukları Birleşmiş Milletlerin “güvenli” ilan ettiği Srebrenica’da Sırplardan almamış mıydı?
Evet Holandalılar ve dün gece Madrid’deki PSV Eindoven taraftarı; Mültecilere dalga geçmek için attığınız o bozukluklar, Srebrenicada Sırplardan aldığınız paralar olduğu için mi kolayca atabildiniz?


29 Aralık 2014 Pazartesi

Diriliş-Ertuğrul- Üzerine...

Diriliş-Ertuğrul'u izleyen var mı?
Sorum ondandır ki, Türklerde kadının yeri bakımından dikkatimi çeken ve işte budur dediğim bir şey oldu. Türklerde kadın sosyal hayattan soyutlanmıyor; bunu iyi işlemişler. Hayme Ana'nın zaten devlet işlerinin içinde olan biri olduğunu ve Ertuğrul'un Ertuğrul olmasındaki önemi biliniyor. Fakat günümüzde bir takım çevrelerce Kadının sosyal hayattaki yeri düşünüldüğü vakit insan şaşırmadan edemiyor dizideki duruma.
Ben ilk başlangıçta biraz mesafeli idim diziye. Hatta itiraf edeyim Yücel Çakmaklı'nın "Kuruluş"unun tadını alamayacağımı düşünüyordum. İlk bölümü izlediğim zaman (Sonradan izledim) "haklıyım Kuruluş nere Diriliş nere" diye düşündüm. Bunda ön yargımın da payı olduğunu itiraf etmeliyim.
İkinci ve Üçüncü bölümler ise görsel  bir şölen sundu diyebilirim. Bu yüzdendir ki ilk bölümü iki defa izledim.
Her ne kadar görsel bir şölen sunuyor olsa da bir şey dikkatimi çekti, ikinci bölümde Halep'i geniş plandan gösterirken tek görüntü kullanılmış. Şehrin üzerinde uçan kuşlar. Her vakit aynı sırada aynı hızda mı uçar... :)
Bir şey daha dikkatimi çekti; ağır bir tasavvuf etkisi.
Yine de sunduğu görsellik açısında takip etmeyi düşünüyorum
Yine başlangıç noktama dönecek olursam özellikle "Kahraman Ecdad" öykünücüleri cenkleri, seferleri, fetihleri ön plana çıkartıp kendi beceriksizliğinize perde yapacağınıza biraz da tarihe başka noktadan bakmaya ne dersiniz?
Hayme Ana'yı tanıyarak buna başlayabilirsiniz kanaatindeyim.

17 Ağustos 2014 Pazar

Cumhur Başını Seçti. Herkes Kazandığını İddia Ediyor...

Cumhurbaşkanlığı seçimleri geride kaldı fakat hala kaybedeni yok. Herkes kazandığını iddia ediyor da lakin seçilen bir tek cumhurbaşkanı var.
Aklıma bir Nasrettin Hoca fıkrası geldi.
Nasreddin Hocanın canı bir gün ciğer ister. Kasaptan iki kilo alır, eve gönderir. Hocanın karısı, ciğeri pişirirken komşuları çıkagelir. Misafire ikram edecek başka şeyi olmadığından ciğeri pişirip, komşularına ikram eder.
Akşam olup da evine yorgun argın dönen Hoca, ciğerin özlemiyle sofraya kurulur.Biraz sonra karısı Hocanın önüne bir tabak bulgur aşı koyar. Hoca kızar:
- Hatun, hani bizim ciğer? Karısı misafire ikram ettiğini söylemeye cesaret edemez.
-Hiç sorma efendi! Senin gönderdiğin ciğeri kedi yedi, der.
Hoca bir karısına bir kediye bakar.
- Hatun, gerçekten ciğeri bu bizim kedi mi yedi? diye sorar. Karısı:
- Evet Efendi! Bu utanmaz kedi yedi, der.
Hoca, koşarak el terazisini getirir. Terazinin bir gözüne kediyi, öbür gözüne kilogramları koyar.
Kedi tam iki kilo gelir. Hoca karısına bakarak:
- Bak hatun! Şu gördüğün bizim kedi tam iki kilo. Aldığım ciğer de iki kiloydu. Bu tarttığım kedi ise, et nerede? Yok bu tarttığım ciğer ise, kedi nerede?!

Utanmıyorsunuz değil mi bir de “bu seçimin kazananı biziz” demeye…
Adam sizi -YOL-a gömdü hala başarı diyorsunuz…
Yeter artık; insanların gözünün içine baka baka “sizler enayisiniz o eleştirdiğiniz ‘kömürcü AKP’ seçmeninden aslında hiçbir farkınız yok” edalarını bırakın da, birazcık onur birazcık VATAN sevginiz varsa içinizde def olup gidin Türk Siyasi Hayatından…

Diyarbakır'da dikilen heykelin aslında bir sorumlusu da sizsiniz beyler bunu unutmayın… Bunun utancı bile yetmeli aslında size ama deri sertleşmiş, keçeleşmiş derler; umurunuzda değil sizin ne heykel ne VATAN...
Siz koltuklara aman sıkı yapışın…

Evet, beyler kazanan siz iseniz Cumhurbaşkanınız nerde?

Cumhurbaşkanı demişken bugün sosyal medyada bir yazı gördüm. Sayın Ahmet Necdet Sezer için yazılmış…

“Kırmızı ışıkta durdun ...
Çocuğunun düğününde harcanan elektriğin parasını cebinden verdin....
Makamında 1243 parça hediye aldın hepsini makamında bıraktın...
Annen vefat etti cenazesinde sivil araç kullandın....
46 trilyon tasarruf yaptın kuruşunu yemedin ve 46 trilyon maliyeye bıraktın (kemal unakıtan)...
O zaman biz yiyelim denildi "yetim hakkı" dedin yedirtmedin...
Kafana öre , gönlüne göre al karını gez ! Gezmedin ...
Çocukların hala memur....
Aşçı , garson , hizmetliyi azalttın ihtiyaç kadar personel aldın...
14 makam aracını iade ettin "bunlar suyla çalışmıyor" dedin....
Eşin düşüp bileğini kırdı ;hastaneye sivil araçla götürdün, röntgende sıra bekledin kuyruğa girdin....
Resmi yemekler hariç hava için yemek , davet vermedin ...
Mutfakta daima yerli ürün kullandırttın...
Şatafattan hep uzak durdun...
Yeminini tuttun ;hukuku üstün kıldın ...
Eee haliyle dolandırılmaya,kandırılmaya,soyulmaya alışmış halk senin gibi birini sevmedi..
Olsun be sayın cumhurbaşkanım biz seviyoruz seni ve hep sevdik...
Saygıyla..”

Her ne kadar adaylık süreci konusunda itirazım olsa da (MHP'nin Sadi Bey'e yaptığı terbiyesizlikten dolayı) örnek bir adamdı... Kendisinin ardından yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye artık "DİNDAR" bir Cumhurbaşkanı ile yönetilecekti...
Doğru ya bu yaptıkları İSLAM içinde geçmiyordu... O yüzden belki "MÜSLÜMAN" bile sayılmazdı değil mi?

Ne diyelim ilk(!) kez Cumhur Başını seçti. Sanki bundan öncekileri birileri atamış gibi...



9 Nisan 2014 Çarşamba

"Azrailine aşık olmuşsa bir millet" Dörtlüğü Üzerinden Bir Sorgulama

Bu gün Denizli Valiliği önünde bir protesto vardı. Bir şey dikkatimi çekti... Protestocuların açmış oldukları pankart.
Pankartta son günlerde sosyal medyada Ömer Hayyam'a ait olduğu iddiasıyla dolaşan bir dörtlük yazılıydı. Hani şu dörtlük;

"Azrailine aşık olmuşsa bir millet,
İster ezan dinlet, ister çan dinlet
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet
Müstahaktır ona her türlü zillet! …

Bu dörtlüğün yazılı olduğu pankartta da Ömer Hayyam yazılıydı.
Protesto ne içindi bilmiyorum. Beni asıl şaşırtan, bu pankartı hazırlayanların bile bu sosyal medya yalanına inanmış olmaları oldu.

Zira biraz araştırsalardı, hiç değilse antoloji.com’a bir göz atmış olsalardı dörtlüğün günümüz şairlerinden ve hala kanlı canlı hayatta olan bir şaire; Yusuf Şahin Ceritli’ye ait olduğunu göreceklerdi.

Sosyal medya iletişimi kolaylaştırdı ama sakıncalarını da beraberinde getirdi. Araştırmaya gerek dahi duymuyoruz bazı şeyleri. Olduğu gibi bir akıl süzgecinden geçirmeden, sorgulamadan asılını asaletini irdelemeden kabulleniyoruz. Delinin biri köyün girişinde bir yalan atıyor ortaya köyün çıkışında kendisi de yalanına inanıyor.

Tıpkı Uğur Işılak’a ait olan;

“Olsun be aldırma Yaradan yardır
Sanma ki zalimin ettiği kârdır
Mazlumun ahı indirir şâhı
Herşeyin bir vakti vardır…”

dörtlüğünün Yunus Emre’ninmiş gibi ortalıkta paylaşılması gibi…

Peki, böyle sorgulamadan olduğu gibi kabullenmeye devam edersek bize daha neleri yuttururlar hiç düşünen var mı?