24 Aralık 2011 Cumartesi

"Biz Ermeni Soykırımı yapmadık" dedim. Suç mu?

Fransa ile bir bilek güreşine mi tutuşuyoruz?

Peki tutuşalım. Yapalım da doğru argümanlar ile yaparsak daha iyi olmaz mı?

Mesela bize ne Cezayir? Cezayir’de yapılanları konuşmayalım demiyoruz ama bu mesele ile karşılık bulacak bir durum mu Cezayir meselesi?

“Yahu biz, bırakın Cezayir’i bugün kendi ülkemizin içinde bile büyük katliam yaptık” diye Vendée Katliamını tartışıyorlar. Hatta tartışmıyor kabul ediyorlar. Siz bu adamlara “Cezayir n’olacak Cezayir” demeye çalışıyorsunuz. Hatta Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Fransız Elçiliğinin karşısına Cezayir Anıtı dikeceklerini söylüyor.

Kısasa kısas böylemidir. Yani üstü kapalı “Tamam yahu yaptık” mı denmeye çalışılıyor? Cezayir de Cezayir denilerek.

Hayır efendim biz soykırım falan yapmadık. Şayet ölüme sebebiyet var ise Fransızlar kendi tarihlerine bir bakmalılar.

Eğer bir Ermeni soykırımı var ise Benimle birlikte Faransızlar da hatta Almanlar ve Amerikalılar bile aynı vebalin sorumlusudur. Bunu kimse tartışmıyor.

Dün Fatih Altaylı yazısında Sarkozy’nin cahilliğinden dem vuruyor da bizimkilerin cahilliğine ne buyurmalı. Cezayir de Cezayir diyerek bir nevi tencere dibin kara naraları atan bizim beyefendiler neden Fransızların Ankara Anlaşması ile o çok sevdiği Ermenileri sattıklarını gündeme getirmiyorlar. Hükümeti Ermeni Tehciri için zorlayan Almanlar neden hiç dahil edilmiyor meseleye.

Neden? Çünkü bilenlerin sesi duyulmuyor. Sesi duyulanlar yalnızca gelecek seçimlere oy kaygısı güden cahiller ve onlara bilerek yada bilmeyerek yardakçılık edenler. Cezayirmiş. Karşı atağa bakar mısınız?

Peki kim araştırdı Fransada kaç Cezayir kökenli seçmen var? Kaç Kuzey Afika kökenli, Ruanda kaökenli, Senegal kökenli seçmen var? Daha doğru bir ifade ile Fransa’da kaç Müslüman seçmen yaşamakta? Peki misilleme olarak bu Müslüman seçmenler üzerinde bir lobi çalışması başlattınız mı hiç? Zira bugün Fransa’ya 8 başlıkta yaptırım uygulamaya çalıştığımız mesele yeni bir mesele değil. Meselenin ortaya çıktığı 2001 senesinden bu yana Türkiye olarak hangi faaliyetlerimiz var orada yaşayan Müslüman halk üzerinde?

Lider Ülke Türkiye!

Bir slogan mı yoksa gerçek mi?
Bakalım 2012 de yapılacak olan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ne kadar etkimiz olacak bu belirleyici olacak Lider Ülke Türkiye içi boş bir slogan mı yoksa gerçek mi?

22 Aralık 2011 Perşembe

Fransa Yasayı "Geçirdi." Şimdi ne olacak?

Şimdi ne olacak?
Fransa yiğitmiş. Dediğini yaptı. Geçireceğim(!) dedi hakikaten geçirdi.
Var mı, yok mu?
Yok dersek Fransa’da cezayı yapıştırıverecekler de, var dersek ne olacak? Biz de Nobel alırız herhalde. Çok da üzerimize vazifeymiş gibi diyiverirsek ucundan bacağından bir Nobel (yahu bu Nobel dinamitin mucidi değil miydi) alırız sanırım.
Peki diyelim ki yok demeyi tercih ettik. Turkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı gitti Paris’in göbeğinde “Yok Kardeşim, biz kimseyi kitlesel imhaya kalkışmadık” dedi ne olacak?
Hemen yarın Sayın Cumhurbaşkanı gitsin Fransa’ya bir deyiversin.
Yok efendim diplomatik kriz çıkarmış. Çıksın yahu.
“Biz en iyisi boykot edelim.” Peki edelim. Buyurun benzin döküp yakın Peugeot 5008 aracınızı.
“Yahu o araba kaç milyar biliyor musun sen?” Biliyorum da bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Boykot edelim demek kolay, dile çok kolay hem. Buyurun yapın.
Olmadı değil mi?
Peki biz de hemen meclisten bir Cezayir, Ruanda yasası çıkaralım. Peki ne işimize yarayacak? Anca anca “Ama bak sen de…” demek üstü kapalı olsa da kabullenmek olmaz mı batılıların tezlerini? Tencere dibin kara seninki benden kara…
“Peki sen ne önerirsin? Ne yapalım?”
Benim ne önereceğimin bir faydasının olacağını sanmıyorum. Zira AB’ye üyeliği biz muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmak zannettiğimiz ve bunun için bir bakanlık bile teşkil ettiğimiz sürece benim ne önereceğimin hiçbir kıymeti olmayacaktır.
Ama yine de bilmek isteyenler için söyleyeyim. Fransa bu gün AB denilen ucubenin lokomotifi olan ülkelerden biri mi? Bizi de üye istemiyor. Nasıl olsa 1 Temmuz da yaklaşmakta (1 Temmuzda Kıbrıs Rumları AB dönem başkanı olacaklar) bahanelimiz de artmışken şu 1995 yılından beri bize her türlü musibeti yaşatan Gümrük Birliği Anlaşmasını bir askıya alıverelim derim.
“Yeni bir dünya kurulmakta ve Türkiye de bu yeni dünyada yerini alacaktır” diyerek AB kapısını çalmaktan hatta sokağına uğramaktan bir vazgeçiversek kıyamet kopar mı acaba?
Geçen gün bahsetmiştik Nazarbayev’in Avrasyasından. Bir denesek ne çıkar?
Fransa o zaman alsın Ermeni (Bizim Ermenilerimiz hariç. Biz onlarla mutluyuz. Hani ufak tefek sıkıntılar olsa da onlar bizden bir parça) arkadaşlarının hayrını görsün. Hayrını görsün diyorum çünkü o dostları, bizim içimizde huzurla yaşayan, kapı komşumuz olan, her hangi bir sıkıntımız olduğunda çekinmeden birbirimizin kapısını çalabildiğimiz bizim bir parçamız olan dostlarımızı da huzursuz etmekteler. Biz O dostlarımız için de Fransa’ya bir ders vermek istiyorsak benim aklıma başka bir şey gelmemekte…

19 Aralık 2011 Pazartesi

İsa Yusuf Alptekin'in Anısına


''90 yaşıma geldim. Gözlerimi kaybettim. Fakat içindeki mücadele azmi ve Doğu Türkistan'ın istiklaline kavuşması arzusundan hiçbir şey kaybetmedim. "

Evet böyle demişti 12 Mayıs 1991 Pazar günü İsa Yusuf Bey. 90 yaşında ama içindeki ateş daha genç iken. Şimdi gençlere sormak lazım kaçınız onun geçtiği badirelerden geçip de benliğinizi koruyabilirsiniz diye. Hoş badireleri görmeden de seve seve benliklerini teslim ediyorlar ya o da ayrı bir konu.

Bir türküsü vardı Büyük Ozan’ın “….. Öğrettiler yıllar boyu / Uyu uyu yat uyu/ Bırak artık şu ukuyu / Kalk ayağa kalk…” diye. O kadar güzel uyutuluyor ki gençliğimiz o İsa Yusuf Bey’in başından geçen badireler “aklı başında olmayan bir adamın işi” şimdiki nesil için.

Bizler insanlar biraz milli şuurun idrakine varabilsin diye çırpınırken birileri çıkıp bu devre Ali Kemal olmaya Damat Ferit olmaya hevesleniyorlar. Maalesef sadece adı Milli olan eğitim sistemimizin uyuttuğu gençler de bu devrin Ali Kemallerinin vaat ettiği hayal dünyasının enfiyesini çekmiş bir halde bizleri yel değirmenlerine karşı at süren meczuplar olarak addetmekteler.

Bir de zulüm denince aklına topraklarını para ile satıp da bugün mağduru oynayanlar, altın çıkıyor diye ecdadımın karnını deşenler gelip de “zulüm her yerde zulümdür, bunun etnik ayrımı yapılmaz; nerde bir zulüm varsa biz karşısındayız” kandırmacasının ardına sığınarak “Fare suratlı Mao’nun üretmesi Kızıl Çin ile her türlü ilişkiyi yaşayanlar var ki onlar ayrı bir grup.

Bilmiyorum ama bu memlekette tam yaşanılacak zamanda yaşamışsın İsa Yusuf Alptekin demekten alamıyorum kendimi. Zira bu 2000’lerde yaşasaydın herhalde Çin ile kucak dansımız bitmesin diye sınır dışı edilebilirdin. Rabiya Kader diye mücadele bayrağını sizlerden devralmış bir büyük kadın var bu ülkeye girişi yasak olan.

Demem o ki ne kadar bizlere acı olsa da uçmaklığın iyi ki 17 Aralık 1995 günü uçmağa varmışsın.



Ruhun şad mekanın büyük insanların yanı olsun…

 Not: Aslında şu yazdıklarımı iki gün önce yani yıldönümünde yazmam lazım gelirdi ama o gün de yine herkesin bilmediği ama alanında gerçekten büyük bir insanı kaybettiğimiz için O’nun anısına yazmayı tercih ettim…

17 Aralık 2011 Cumartesi

Bir Büyük İnsanın Ardından Spor Üzerine

Spor denince akla ilk ne gelir?
Özellikle benin güzel ülkemde bu soruya ekseriye alacığımız cevap FUTBOL olur desek yanılmayız sanırım. Nedense benim güzel ülkemde elin İngiliz’inin icadı oyun için insanlar birbirine düşüyor. İnsanlar birbirini öldürüyor, neredeyse kardeşi kardeşe düşman hale getirebiliyor. Peki ne uğruna? Koca bir hiç. İnsanın taraftarı olduğu takım sanki o adamın kimliği, onuru.

Burada asıl gelmek istediğim konu bambaşka bir spor dalı ama güzel ülkemde insanların dikkatini çekebilmek için illaki futboldan bahsetmek gerekiyor.

Acayip bir milletiz. Bütün futbol müsabakalarını milli bir mesele haline getiririz de esas milli olan spor dallarımızdan haberimiz dahi olmaz. Okçuluk, binicilik, cirit gibi ama asıl önemlisi güreş gibi spor dallarının Türkün Atalarının icadı olduğunu kaç kişi bilmektedir.

Dış mihrakların bizi yıpratma, yok etme çabalarından hep bahsederiz de gider o dış mihrakların kullandığı önemli silahlara sarılırız. Evet futbol İngiliz icadı. Güneş batmayan imparatorluklarında bir oyalama aracı olarak güzel kullanıldı. Hatta casusluk faaliyetlerinde bile işe yaradığı söylenegelmiştir.

Belirli dönemlere hükmetmiş diktatörler tarafından halkı siyasal gelişmelerden uzak tuttuğu gerekçesi ile ülkede en çok rağbet gören araç bile olmuştur. Ruhuna rahmet General Franko…

Bugün futbol denen oyunu aslında bir zamanların Roma’sının en büyük eğlence kaynağı Glatyatör Dövüşlerine benzetebilir miyiz? Ben bu oyunu 20. Yüzyılın galadyatör savaşlarına benzetiyorum. Sahaya sürüyorlar 22 tane genci sonra o gençlerin terlerinin üzerinden milyon dolarlar kazanıyorlar. Bir taransfer pazarı kurmuşlar. Pazardan mal alıp satar gibi insanları alıp satıyorlar. İnsanlarda çocuk yaştan itibaren buna razı yetişiyor. Kim demiş kölelik sona erdi diye. Köleliğin kıyamete kadar şekil değiştire değiştire, isim değiştire değiştire süreceğini söylesek sanırım yanılmayız.

Lakin günümüzde büyük bir rantın, büyük bir ekonomik pastanın sahibi futbol. Bu yüzdendir ki her türlü yol mubah sayılmaya başlanmakta. Bir kanun çıkarıyor yüce meclisimiz. Milletin meclisi (!). Ancak birilerinin işine gelmedi diye kendi çıkardığı yasayı hem de hiçbir yasa tasarısında uzlaşamayan iktidar ve muhalefet partilerinin kesin mutabakatı ile 6 ay sonra değiştiriveriyor. Miiletin İradesi(!), saygı duymak gerekir…

Futbol için akıl almaz bir süratle ve bir mutabakat ile bir araya geliveren saygıdeğer vekillerimiz sporun diğer branşları için ne hikmetse ortalıkta görünmüyorlar. Spor dünyamızdaki diğer branşların hali içler acısı. Bu duruma bakmıyoruz da 4 yılda bir aklımıza geliveriyor olimpiyatlar vesilesi ile diğer branşlar.

Neymiş “olimpiyatlarda, dünya şampiyonalarında neden başarısızız?” Futbol için jet hızıyla yasa çıkartabiliyorken diğer spor branşlarının varlığından bile haberiniz yok ise neden başarısız oluyoruz demeye de hakkınız olamaz.

Bu gün neredeyse okul müfredatlarına girebilecek kadar değer verilen futbol yani İngiliz’in icadı oyuna verilen yer kadar okullarımızda diğer branşlara da çocuklarımız özendirilse, okullarımız bir alt yapı kurumu haline getirilse başarı da ilerleyen aşamalarda gelecektir. Ama çocuklarımız futbola özeniyor, özendiriliyor. Neden? Çünkü rant futbolda.

İğneyi kendime batırarak söylemeliyim ki benim bile sportif bakımdan ilgimi çeken branşlarının en tepesinde futbol. Bir zamanlar oynamayı çok istedim fakat olmadı. İçimde bir uhde kaldı.

Bugün gençlere sorsak hatta bırakın gençleri belirli bir yaş düzeyindeki insanlara sorsak bir Elif Ekşi kimdir diye kaç kişi bilir acaba? Ya da Fevzi Şeker kimdir diye sorsak. İçimde uhde kalan spor branşlarından birinin ülkemdeki en özel temsilcilerinden biri idi Fevzi Şeker…

Pek çoğumuzun Fevzi Şeker’i bilmeye artık lüzumu da kalmamıştır. Zira sessiz sedasız dün ebediyete uğurladık kendisini. Adı ile büyük ancak hiçbir zaman güzel ülkemde rant kapısı olmamış ATASPORUMUZun, Türk Güreşinin ve güreş camiasının başı sağolsun.

Ruhun şad mekanın cennet olsun şampiyon…

15 Aralık 2011 Perşembe

Sanırım "Yeni Bir Dünya" Kurulmakta

Bu gün 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünde Orta Asya’ya da baharın geleceği müjdesini veren bir yazı vardı. Ortadoğu’ya gelen bahar Kafkaslar üzerinden Orta Asya’ya yüksek basınç uygulamaya başladı sanırım. Yazıda Özbekistan’da bulunan silahlı muhalefetin, ABD ile aralarında sorun bulunan Kerimov’a karşı muhalefetin kendi baharını başlatmak üzere olduğundan bahsedilmekteydi.
Bir zamanlar ETKO (Esir Türklerin Kurtuluş Ordusu) marşlarını öğrendiğimiz reislerimiz ceylan derisi kırmızı koltukların sevdasından olsa gerek Orta Asya’yı unutuverdiler. Hatta Yeni Osmanlıcılık fasıllarına başlayanlara çanak tutma sevdasına düştüler. Sovyetler dağılınca “Esir Türklerin Kurtuluşu”nun da misyonunu tamamladığını sandılar. Çin Seddi’ne kadar olan Orta Asya coğrafyasında neler olup bitmekte bakmak işlerine gelmedi de Neredeyse tanrılık atfetmeye varacak derecede bir padişahı dizi filimlerden münezzeh tutmaya çabalama yarışına girdiler. Hiç biri de düşünmedi tamam yahu O padişah bu ülkenin büyük işler yapmış bir padişahı ama en nihayetinde insan. Hani bakmayın “Zillulahi fil arz” olduğunu sandıklarına. En nihayetinde bir insan. Hele de bir erkek daha da önemlisi bir Türk. Yahu elin Çinlisi o aydan bile çıplak gözle görülebildiği rivayet olunan devasa yapıyı neden yaptı sanmaktasınız?
Bırakın birileri reyting peşinde yapmakta bu şeyleri. ETKO marşlarını öğrendiğim abilerim, reislerim artık yaş olarak hala öyle gözükse de acaba gerçekten büyüğüm müsünüz? Sizler burada geçmişte yaşamış bir Türk büyüğünün yaşamının reyting alması kuvvetle mutemel bir bölümün dizi olarak yapılmasına karşı enerji sarfederken atı alan Üsküdar’ı geçmek üzere.
Yani demem o ki 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünün sitesindeki yukarıdaki bahsettiğim yazıyı okurken bir şey daha –bu konu daha da önemli, en azından benim açımdan- dikkatimi çekti.
“Nazarbayev’in Avrasya Birliği” başlıklı yazıda 1 ocak 2012 tarihinde faaliyete geçmesi kararlaştırılan bir birlikten Avrasya Birliğinden bahsetmekte. Aslında Türkiye ve İran’ı da içine alması planlanan bu birlik “özellikle eski SSCB ülkelerinde hâkim olan anlayış, Rusya merkezli bir birliktir.” Yani Putin liderliğinde bir birlik. Bizler bir zamanlar Türkiyede ETKO marşlarını söylediğimi duyarak heyecanlanan Orta Asya coğrafyası bizlerin bu ülküye canı gönülden bağlı olmadığımızı ve ETKOnun bir türküden ibaret olduğunu zannettikleri için olsa gerek ki eski sisteme dönme çabasındalar.
Şimdi saygı değer reislerim kararınızı verme zamanı sanırım. “Yeni bir dünya” kurulmakta. Bizler Esir Türklerin Kurtuluşuna gönlü ile aklı ile enerjisi ile bağlı olduğunu sananlar, bizler bu dünyanın neresinde olacağız?
Not: Yazıda bahsi geçen makalelere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Asarlıktan Selam








Asarlık, çocukluğumun o büyük erişilmez tepesi. İlk gençlik yıllarımın büyük özlemi. Bu yüzden adını verdim bloğuma ve senin adınla sesleneceğim.

Asarlık, tıpkı senin tepede durup yukarıdan seyrettiğin gibi köyün içindeki ve ovadaki koşuşturmacayı; olaylara içinden değil de tepede durup daha geniş bir açıdan bakabilmeyi çok isterdim.
Bazen isteyerek bazen farkında bile olmadan dalıyoruz köyün içindeki koşuşturmacaya. Şöyle bir adım geri çekilip de bakamıyoruz dâhil olduğumuz şeylere. Öylesine içine dalıyoruz ki; artık bir bütünleşme bizi sarmalayıveriyor. At gözlüğünü takıp koşturuyoruz bize hükmedenlerin önünde. Ama nedense sorgulamak aklımıza gelmiyor. Ben neyim, insan ne için yaşar, zaman hangi zaman umurumuzda bile olmuyor. Sonra da üç kişi bir araya gelince memleket kurtarmaya çalışıyoruz köy kahvesinin camından. Boyumuzu aştığını zannedip de “böyükler bilir” deyip sıyrılıveriyoruz işin içinden.

Peki ya kim bu “böyükler?”

Ya böyük bildiklerimizden daha büyük isek?

Düşünebiliyor musunuz peki?

Ben insanım. Düşünebiliyorum, akledebiliyorum. Öyle ise neden “böyükler” bilir. Ben de bilirim

Efendim Asarlık; benim çok sevdiğim Vatan Toprağının çok sevdiğim bir parçası, bir tepesi…

Asarlıktan selam olsun…