9 Nisan 2014 Çarşamba

"Azrailine aşık olmuşsa bir millet" Dörtlüğü Üzerinden Bir Sorgulama

Bu gün Denizli Valiliği önünde bir protesto vardı. Bir şey dikkatimi çekti... Protestocuların açmış oldukları pankart.
Pankartta son günlerde sosyal medyada Ömer Hayyam'a ait olduğu iddiasıyla dolaşan bir dörtlük yazılıydı. Hani şu dörtlük;

"Azrailine aşık olmuşsa bir millet,
İster ezan dinlet, ister çan dinlet
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet
Müstahaktır ona her türlü zillet! …

Bu dörtlüğün yazılı olduğu pankartta da Ömer Hayyam yazılıydı.
Protesto ne içindi bilmiyorum. Beni asıl şaşırtan, bu pankartı hazırlayanların bile bu sosyal medya yalanına inanmış olmaları oldu.

Zira biraz araştırsalardı, hiç değilse antoloji.com’a bir göz atmış olsalardı dörtlüğün günümüz şairlerinden ve hala kanlı canlı hayatta olan bir şaire; Yusuf Şahin Ceritli’ye ait olduğunu göreceklerdi.

Sosyal medya iletişimi kolaylaştırdı ama sakıncalarını da beraberinde getirdi. Araştırmaya gerek dahi duymuyoruz bazı şeyleri. Olduğu gibi bir akıl süzgecinden geçirmeden, sorgulamadan asılını asaletini irdelemeden kabulleniyoruz. Delinin biri köyün girişinde bir yalan atıyor ortaya köyün çıkışında kendisi de yalanına inanıyor.

Tıpkı Uğur Işılak’a ait olan;

“Olsun be aldırma Yaradan yardır
Sanma ki zalimin ettiği kârdır
Mazlumun ahı indirir şâhı
Herşeyin bir vakti vardır…”

dörtlüğünün Yunus Emre’ninmiş gibi ortalıkta paylaşılması gibi…

Peki, böyle sorgulamadan olduğu gibi kabullenmeye devam edersek bize daha neleri yuttururlar hiç düşünen var mı?

5 Nisan 2014 Cumartesi

Resmi Tarih, Gayri Resmi Tarih anlayışı üzerinden Tarih Okumaları nasıl olmalı?

"Mavi Alayın Öyküsü" diye bir yazı okudum bir blogda geçenlerde… Kaynakça olarak Radikal Gazetesi’nde yayınlanan Avni Özgürel imzalı bir yazı gösterilmiş.

Yazıyı okurken aklıma 2. Açgüzlüler savaşı sırasında Almanların tarafında savaşan Özbek Taburları aklıma geldi fakat yazıda başka bir şeyden bahsediyordu…

Ne acaba bu Mavi Alay meselesi diye üşenmeden şöyle bi tarama yaptım. Karşıma Karaçay Türkleri çıktı. Sonra Drau Nehri çıktı. Aziz Üstel yazmış. Fakat o da Avni Özgürel ile anynı sonuca vararak bağlamış konuyu…

Gençlik yıllarından beri tarihle uğraşan ve resmi tarih dışında bir tarih olduğunu ve geçekleri o tarihin yazdığını iddia eden arkadaşalar; önce tarih okumaya nerden başlanır onu öğrenmeniz gerekmez mi? Ne bu yahu kimler nereden kirletiyor insanların zihinlerini?
Resmi Tarihmiş, Gayriresmi tarih miş... Evet Türkiyede de bütün dünyada olduğu gibi bir Resmi tarih var. Ancak Tarih dediğiniz şey BELGE ile yapılır. O güvenmediğiniz Resmi Tarih size belgesi olmayan hiçbir şeyi yazmamaktadır.

İngilterede kütüphanede “bu evrak resmi tarih için kullanılmıştır” yazmaktadır demişti Murat Bardakçı televizyondaki programında. Fakat bir şeye dikkati çekmişti “Evrak Resmi Tarih yazımında kullanıldı diye yazıyor, aslında böyle bir vaka yok biz uydurduk demiyor…” diyerek.
Resmi Tarih yetişecek nesilleri için elzem gördüklerini yazar elzem görmediğini de Tarihi kendisine meslek edeinecek olanlara bırakır. Yani Resmi Tarihler olmayanı var Olanı yok gibi gösterme çabasında değildir.
Mesela "Lozanda saklanan gerçekler" diye bir safsata dolaşmakta ortalıkta. Buna inanan, öküzün altında buzağı arayıcıları kaçınız merak edip de Türkiye Büyük Millet Meclisi Lozan tutanaklarını okuma zahmeti gösterdiniz?

T.B.M.M. kurulduğu ilk günden bu yana Uluslar arası anlaşmaları kendi içinde tartışıp sonra onaylama yöntemini benimsemiştir... Yani Türkiye açısından Lozanın bağlayıcılığı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği Lozandır.  Şayet Mecliste tartışılan Lozan maddeleri içinde bir madde yoksa o zaman kimse zorla madde dayatamaz. O "Lozanın Gizli Madde"cileri de alır o bi taraflarından uydurdukları maddeleri yine uydurdukları yere duhul ederler...

Gelelim mevzuya;
Dedim ya konu hakkındaki yazıları şöyle bir karıştırayım diye, hepsi de Avni Özgürel'in Radikalde yazdığı bir yazıyı kaynak gösteriyorlar.

Avni Özgürel mi?
O'nun gösterdiği bir kaynak yok. Sadece "Her sene mayıs ayı sonunda Almanya'da yaşayan Müslümanlar mahiyetini fazla bilmedikleri bir anma töreni için Münih Camii'nde bir araya geliyor" diye yazıya başlıyor sonra da "Türkiye'de olanbitenleri hatırlayan, bilen kalmadı 'Mavi Alay'ı. Devletin 'derin' arşivinde onlarla ilgili bilgiler var kuşkusuz; ancak, Ankara suçluluk duygusuyla unutulmasını istiyor 1945 faciasının…" diye yazıyor.
Kaynak?
Yok.
Peki Avni Özgürel kim? Ve bu yazıyı neden 2003'te yazmış?

http://www.kafkasevi.com/index.php/article/detail/218

şu yazıya bakacak olursak Avni Özgürel olayı ne kadar çarpıtıyor?

Peki neden, kimin işine yarar bu çarpıtma?

Peki “Boraltan Köprüsü” olayını kaçımız bilmekteyiz?
Hani şu Sovyetlerden kaçan, Aras üzerindeki Boraltan Köprüsünü geçerek İnönü Türkiyesine sığınan ve fakat Sovyetler ile diplomatik ilişkiler kaygısı ile geri iade edilen Azeri Türklerinin olayı…

Yine Avni Özgürel imzalı yazıya bakacak olursak “Bizi Ruslar öldüreceğine siz vurun” diye bağırdıklarından bahsetmektedir. Aynı ifade Boraltan Köprüsü olayında karşımıza çıkmakta.

Avni Özgürel, Mavi Alay ile Boraltan Köprüsü olayını harmanlayıp neden yeni bir olay yartama gayretine gitmiştir?
Hangi türübüne oynamaktır bu?

Sözün Özü Resmi Tarih diye bir şey vardır ve hep olacaktır. Anlaşılması gereken ve bizdeki bazı Tarih Pazarlamacılarının işine gelmeyen Resmi Tarih yalan söylemez.




4 Nisan 2014 Cuma

Yine Böyle Bir Cumayı Cumartesiye Bağlayan Bir Geceydi; BAŞBUĞUM...

Tam 17 yıl önceydi... Yine böyle bir Cumayı Cumartesiye bağlayan bir gecede "Evlatlarım benim sürem bitti; zaman, gitmek zamanıdır..." dedin ve ansızın gittin. Sanki "size mücadele ile tüketilmiş onurlu bir yaşamdan ve Allah yolunu yol edinmiş, Türklük davasını güden onurlu bir hareket, bir davadan başka bir şey miras bırakmıyorum, gayri yolunuz daha da çetin..." deyip çekildin uçmağa...

Daha yeni yetme bir çocuktum bu büyük davayı hayallerimin en üstüne koyduğumda. Birileri üzerinden geçen 12 Eylül postallarının korkusu ile yaşarken, korkusuzca “Başbuğum Emrinde, emrindeyiz biz…” diye en ön safta gittiğim çağlarımdı o zamanlar…

Yaşasın "Türk yurtları birer bire özgür olmakta" diye Turan Türküleri öğrendiğim zamanlardı.

Senden öğrenmiştik, senin yetiştirdiğin o Koca Yürekli Adamlardan öğrenmiştik biz bu sevdanın adını ve kendimizce AŞK koymuştuk… 

Bizden evvel yetiştirdiğin dava adamlarını Kanlı Eylüller savururken bizleri de Şubat Paletleri ezdi. Yine de yılmadık bize bıraktığın mirasa sıkı sıkıya sarılmaktan…

Sen gittikten sonra Başbuğum;
Birileri çıktı darmadağın etti evlatlarını
Bazı yeni türediler “eski” sıfatı ile ortalıkta adını ve mirasını fahişe sofralarına meze ettiler.
Yokluğunda biz hep yetim kaldık.

Postuna oturan Postnişler hep başkalarının menfaatine yaradı da bizi gözleri görmedi.

Memleket yağmalanırken “eski” sıfatı ile adını kullananlar vatan haileri ile, vurguncularla, yetim hakkına göz dikenlerle “beraber yürüdüler aynı yollarda…”

Oysa sen bize “nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmemeyi” öğretmiştin…
Şimdi sorgulamadan edemiyorum sen hayatta iken senden ne menfaatleri vardı ki bu “eski”lerin…

Ömür elbet bir yerde nihayete erecek. Biz de buna inandık ancak Başbuğum hala alışamadık yokluğuna…

Hala zamanımız 4 Nisan 97’de takılı kaldı…


Ulu bir çınar gibi dimdik ayakta durmayı
Sökülüp de deriden tırnaksız kalmayı
Yatak yorganda değil ayakta ölmeyi
Biz mücadele etmeyi senden öğrendik
Başbuğum......
-V.K.-