15 Aralık 2013 Pazar

Müştak Baba ve Meşhur Şiiri Üzerinden Türkiye Siyaseti Hakkında Bir Düşünce

Müştak Baba 19. yüzyılda yaşamış bir Hurufi şairdir. Hurufiliğin ne olduğunu belirtmeye sanırım gerek yoktur. Derler ki “Nostradamus’un kehanetleri, Müştak Baba’nın yazdıklarının yanında basit bir masal gibi kalır”. Müştak Baba 1820’lerde yazdığı bir şiirin şifreleri çözüldüğünde Ankara’nın Payitaht yani başkent olacağını yazdığı görülmektedir. Yine aynı şiirde bu durumun 100 yıl kadar süreceği ve Payitahtın İstanbul’a geri döneceği Ankara’nın ise bir sınır kenti olacağından bahseder.

şiirin Ankara kısmı için
http://www.omerfarukdincel.com/viewpage.php?page_id=119&sub=6&phpMyAdmin=Bu%2C1kfOjqla7fE8rTpLMdowsT17
(bu verdiğimiz linki sadece şiiri görmeniz açısından dağerlendirin. Zira site sahibinin konumuz ile ilişiği sadece şiire sitesinde yer vermiş olmasıdır...)

Gaybı yalnız Allah bilir. Yalnız bizim Neo-Osmanlıcılar Müştak Babayı yeni keşfetti ve pek bir sevdiler. 100 yıllık tarihimizde olup biten tüm olayları Müştak Baba’da arar oldular. 2012’de Türk Ordusunun “Kuzey Irak”a (doru ifade Irak’ın Kuzey Bölgesi) operasyon yapmasını bile haber verdiğini ilan ettiler. Halbuki Irak’ın Kuzeyine Türk Ordusu 80’lerden beri zaman zaman operasyon yapmıştır. Bunu göz ardı etmekteler. İstanbulun yeniden başkent olacağını bildiriyor diye olsa gerek. Ancak göz ardı ettikleri bir şey ise şiirin devamında gizli.
Der ki şiirin devamında Müştak Baba İstanbul yeniden başkent olacak ve ANKARA BİR SINIR KENTİ olacak.
Bu biraz olsun tüylerinizi ürpertmiyor mu?
Ankaranın bir sınır kenti olması demek ne demek acaba hiç o beyinlerinizde soru işaretleri uyandırmıyo mu?
Peki Ankara’nın sınır kenti olması için gereken şartlar nelerdir?

Bir şifreci daha çıkmıştı hatırlayın Ömer Çelakıl. Birkaç yıl kadar önce katıldığı bir programda Ortadoğu Coğrafyasında bir büyük savaştan bahsetmişti. Bunun bir Dünya Savaşı mı olduğu iddiası büyük bir iddia olur ancak bir Türk-İsrail savaşı olma ihtimali yüksek demişti. Hatta savavaşın başlangıcının Suriye üzerinden olacağını iddia etmişti. Bu nedenledir ki Arap Baharı denen fırtınanın sonun da Gelip Suriye’ye dayanması ve bir türlü Suriye’nin durumu diğer bahar yaşayan ülkeler gibi kısa sürede sonuçlanmaması, Türkiye Hükümeti’nin krizde Teröristçe hareket eden muhalif kanada gizli ya da açıktan destek veriyor olması bu konuda beni baya endişelendirmişti. Hala Türkiye’de haber kanalları, haber programları Suriye’deki muhaliflerin tarafına bir haber yaptığı zaman aynı endişeleri yaşıyorum.
Gerçekten bu kehanet doğru mu?
Yani Suriye üzerinden bir Türk-İsrail Savaşı yaşanır mı? Bunu zaman gösterecektir.

Ancak konumuza tekrar geri dönecek olursak “Ankara’nın başkent olacağını bilen Müştak Baba geleceği gördü İstanbul başkent olacak” diye kitaplar yazan zihniyet peki şiirde bahsi geçen ANKARA’YI nasıl olacak da BİR SINIR KENTİ yapacaksınız?

Not: Başta kullanmış olduğumuz resim Hurufiliğin kurucusu olduğu rivayet edilen ve 1393 yılında Timurun oğlu ve Nahçivan yöneticisi Miranşah tarafından idam edilen Fadlullah Hurufi'ye ait bir tasvirdir.

9 Aralık 2013 Pazartesi

Nasıl bir kindir ki Türk’e duyduğunuz?

Nasıl bir kindir ki Türk’e duyduğunuz? Daha bir iki yıl önce seçim meydanlardan muhalefet partisi liderine “soyundan haber ver soyundan…” diye haykırırken hamileriniz acaba sizin soyunuz adı ne idi?
Şimdi bu soru dönüp dolaşıp gelse size birileri ““soyundan haber ver soyundan…” dese cevabınız ne olurdu?
Bana bu soruyu soracak adama bu yaşa geldim geçmişte yaşadıklarım versin sana cevabı der geçmişteki eylemleri, çıktığımız meydanları ve gelecek için kurduğumuz ONURLU ve MİLLİ ŞUURLU hayallerimizi gösterirdim.
Keser döner sap döner demişler beyler “soyunuzdan haber ver soyunuzdan…”
Biriniz kalkıp “TÜRK diye bir ırk yok” diye gevelemede, bir diğeriniz kalkıp “Uygur Türkleri teröristtir…” demede.
Hadi bir nebze olsun Araplaştığınızdan dolayı Türklüğü unutmuş olabilir ve yok sayıyorsunuz derim ama kime terörist dediğinizi biliyor musunuz efendiler?
Geçen gün Çok saygıdeğer bir rektörümüz bu ifadeyi kullanarak üniversitede yapılmak istenen bir Doğu Türkistan etkinliğini iptal etti. Acaba bu çok saygı değer hocamız (!) kendisini hangi kategoriye koymaktadır ki tarihini, hangi millete mensup olduğunu bilmediği bir toplum için “teröristtir” ifadesini kullanmakta çekince göstermemektedir. Bir yıldır başında bulunduğu üniversite çok büyük yolsuzluklarla adı anılmakta iken acaba okul gündemini değiştirmek ve hamilerini dolayısıyla da İşgalci Çin devletine yaranmak için mi bu ifadeyi kullanmıştır yoksa gerçekten Tarih bilgisinden yoksun mudur?
Bilindiği üzere Doğu Türkistan yani Türk Milletinin Ata Yurdu özellikle 18. Yüzyıldan itibaren çeşitli dönemlerde Çin işgaline maruz kalmıştır. Bu işgallerin sonuncusu 1949 yılında Stalin’in de desteği ile gerçekleştirilmiş ve Hürriyet Lideri Osman Batur idam edilerek şehit edilmiştir.
Yani Bu çok saygılı Hocamızın “terörist” addettiği toplum 1949 yılından beri işgaldeki yurtlarını savunmaya çalışmaktadırlar. Tıpkı 1919 yılında Anadolu’da gerçekleşen Milli Mücadele gibi.
Bu durumda adama sorarlar “peki hocam Doğu Türkistan Mücahitlerinin vermiş olduğu bu mücadeleye terörizm adını veriyorsanız size göre Kuvvay-ı Milliye hareketi de bir terörist hareket miydi?”
Bu soruya cevabınız hayır ise neden 1949 yılında vatanları işgale uğramış Doğu Türkistan halkına “terörist” yaftası yapıştırıyorsunuz?
Yok eğer cevabınız evet olacaksa siz hangi hareketin oluşturmaya çalıştığı bir sistemin ürünü olan üniversitelerin birinin üstelik de o hareketin önderinin bizzat kurdurmuş olduğu bir okulun yöneticisi konumundasınız?
Evet, Gazi Üniversitesi Rektörü geçtiğimiz günlerde okulunda yapılmak istenen Doğu Türkistan etkinliğini iptal etme gerekçesi olarak Uygur Türkleri “teröristtir” ifadesi kullandı. Nerden talimat aldığını tartışmaya sanırım gerek yoktur. Zira Çin ile neredeyse akraba olmak üzereyiz...

Eşkiya diyorsun bize kendi evinde şakiye gül atarken
Biz esir bir vatanı savunmadayız sen vatan satarken...-V.K-

23 Ağustos 2013 Cuma

Bir Sarin Gazı Hikayesi

Bu gün bir şarkıyı hatırladım. Uğur Işılak yapmıştı bir zamanlar Irak için… “Yandı Bağdat, yandı Kerkük…” diyordu şarkının sözlerinde. Bağdat yanarken, orda binlerce MÜSLÜMAN baba ölürken, milyonlarca MÜSLÜMAN evlat yetim kalırken, Binlerce kadına CAMİLERİN içerisinde TECAVÜZ edilirken birileri o tecavüzcülerin sağ salim evlerine dönmeleri için dua ediyordu. Benim ülkemin insanının da büyük bir bölümü maalesef o dua edenlerle beraberdi.
 İşte sırf bu yüzden bu şarkıyı ve bu şarkıyı yapanı hatırlatmak istedim. Birileri sırası mı şimdi Suriyede insanlar SARİN gazına maruz bırakılıp ölüme yollanıyorken, Mısır da demokrasi(!) katlediliyorken Bağdat’ın diye soracak olursa; o günlerde neredeydiniz diye sormak ve riyakarlığınızı yüzünüze vurmak için cevabını vereceğim...
Belki parçanın sahibi de biraz bu parçayı yaptığı zamanları hatırlar...
Madem Suriye dedik, Mısır dedik biraz akıl yorsak diyorum.
Mısır için geçen gün bir şeyler yazmaya çalışmıştım.
Peki Suriye için hiç akıl yormaya ihtiyaç duyanınız var mı yoksa onu da bir HAP gibi bize yutturulanla bilsek yeterli mi?
SARİN gazı denen şeyle bir daha yüz yüze geldik dün. Suriyede rejimin Özgür Suriye Ordusu için kullandığı iddia edildi.
Sarin gazı bir sinir gazıdır. 1938`de Alman Kimyageri Gerhad Schrader tarafından bulunmuştur. Sarin gazı vücuttaki sinir sistemlerinin dengesini bozarak felç meydana getirir. Çok küçük bir damlası bile insanı öldürebilir.
1991'de Birleşmiş Milletler tarafından kitle imha silahları kategorisine alınmıştır. Sarin gazının üretimi ve depolanarak saklanması 1993'te CWC (Kimyasal Silahlar Konvensiyonu) tarafından yasaklanmıştır.
1991 de kimyasal silah kategorisine girdiğine göre bu kararın çıkmasını tetikleyen neden ne olabilir? Tabi ki 1988 Halepçe vakası. Peki 3 yıl neredeydi bu BM hazretleri?
Bu gazı ABD ve Sovyetler Birliği pek çok kereler asgeri amaçlı kullanmışlardır. Haliyle BM 5’lisinden ikisi bu devletler olduğuna göre 3 yıl neredeydi sorusu anlamsızlaşıyor. Tıpkı 5’liden biri Çin olması hasebiyle Doğu Türkistan için “nerde” sorusunun anlamsızlaştığı gibi.
Olayın bir diğer boyutu ise 88 de Saddamın Kimyasal Alisinin bu gazı nereden elde ettiği. Bunu bu güne kadar kaç kişi sorguladı? Sorgulamadık çünkü AB kapısında idik. Bu nedenle Belçikaya “neden sattın” diyemedik.
Bari bugün biraz sorgulayalım. 88’lere kadar geri gitmeden.
Mesela bu gazın kullanıldığı gün BM yetkililerinin Suriyede olması bir tesadüf mü?
Peki Mayıs 2013’te Özgür Suriye Ordusu militanlarının yoğunlukla bulunduğu Adana ve Mersin'deki evlere yapılan baskınlarda 2 kg sarin gazı ele geçirilmiş olması size ne ifade ediyor?
Sözü getirmek istediğim nokta sorgulayabiliyor muyuz? Bu gazı Suriyedeki Muhalifler Suriyeye müdahaleyi meşru hale getirebilmek için kullanmış olamazlar mı diye…
Bugünlerde o sarı renkte gördüğüm profil illustrasyonalarını paylaşan dostlarım sizin hiç bunları sorgulamak aklınızın bir köşesine işliyor mu?



20 Ağustos 2013 Salı

Demokrasi kılıfı ile Tek Adam olma gayretini gizlemek

Günleri çok hızlı yaşıyoruz. Gündem ise ondan daha hızlı. Günlere yetişemezken gündem otobanda eski model bir araba ile giderken yanınızdan bir spor arabanın geçmesi gibi…
Ben hala Suriyenin KUZEYİNDE çekilen bayrakta kaldım.
Gündeme dair sohbet ettiğim bir arkadaşım mısırdaki olaylar için ne düşündüğümü sorunca farkına vardım baya bir geride kaldığımın. Bir de 4 işareti gözüme ilişmişti sosyal medyada R4BİA diye yazıyor ama bu da ne yahu deyip geçiştirmiştim. Meğersem bu işaret demokrasi kadar elzem bir işaretmiş. İnsan hakları bu günlerde bu işaret üzerinden vücut bulmadaymış kendine… Yersek…
Neyse fazlaca uzatmadan arkadaşıma verdiğim cevaba gelince “mısırdaki olaylar için aslını sorarsan hiç bir şey düşünmüyorum, beni alakadar etmiyor modundayım… Birbirlerini yesinler umrumda değil halindeyim vuran arap vurulan arap… Vuran Mısır vatandaşı vurulan Mısır vatandaşı, birileri gelip de dışarıdan işgal edip öldürmedi ki diğerlerini…
Ama Irakta birileri ta binlerce km öteden geldi müslümanları katletti kimsenin gıkı çıkmadı; camileri bombaladı, o camilerin içinde Müslüman kadınlara tecavüz edildi, hz hüseyinin türbesi bombalandı kimsenin gıkı çıkmadı…
Bırak ses çıkarmayı kahraman Amerikan askerlerinin en az kayıpla evlerine dönmeleri için dualar edildi…
O zaman nerdeydi bu 4 işareti. Yoktu çünkü o 4’lerin arkasına saklayacak pek çok şey, saklanacak bir durum yoktu. Bir TEK adam durumu söz konusu dahi olamazdı. Malum çıraklık dönemi…
Şimdi yine o askerlerin ülkesi Amerika istedi bu darbeyi -mısırdakinden bahsediyorum- israil istedi…
Sanırım anlamışsındır Mısır hakkında ne düşündüğümü” dedim.
Hiç bir devrim demokrasi getirmez, tahrir devriminden sonra yapılan seçimler mi demokrasi getirsin.
Benim zavallı halkıma demokrasi havarisi kesilen sandık diktatörleri şimdi Mısırda kendileri gibi sandıktan çıkma bir diktatörü savunuyorlar ne düşünebilirim ki…
Evet unutulmamalıdır ki diktatörlük yalnızca askeri rejimlerin ürünü değildir. Şimdi Mursi yandaşı kesilen ülkem demokratlarına soruyorum, ne kadar incelediniz Mursi Efendinin son BİR yılda yaptığı uygulamaları. Kendini TEK adam konumuna getirme gayretini ne kadar biliyorsunuz yada demokrasi konusunda ne kadar samimisiniz?
Başka milletlere Laiklik öneren fakat bir zamanlar kürsülere çıktıkları zaman Laik düzeni yıkmaktan bahseden günümüzün Laik Demokrasi havarileri kadar mı samimiyetiniz?

Yada Doğu Türkistan üzerinden prim yapıp, insanların kalbine giren fakat birilerine yaranabilmek için Mavi Marmarayı gaza getiren sonra da Mavi Marmara siyaseti nedeni ile Doğu Türkistanı yok sayan insan hakları örgütü kadar mı sizin insan hakları samimiyetiniz…
(Ata Demirerin bir oyununda dediği kişiliği koyacak yer aramak... Kişiliğini koyacak yer arayarak kendilerine sembol üretme gayretindeki arkadaşlar
-Aslımız OĞUZ NESLİDİR, Türke semboldür KURDU...)

1 Ağustos 2013 Perşembe

Bu riyakarlık değil de nedir?

“Doğu Türkistan’da Çin işgalinden bu yana 60 milyonu aşkın insan hayatını kaybetti. Bu rakam Bosna’da, Irak’ta, Afganistan’da, Çeçenistan’da ve Filistin’de ölenlerin tam on katı.”
Bu lafı söyleyen kim İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) Başkanı Bülent Yıldırım…
Bizim de mücadelemiz bunu duymayan sağır kulaklara duyurmak, görmeyen kör gözlere göstermek ki bir daha Çin ile dostluk parkı açmaya utansınlar. Memleketin dağlarını Çine mermer diye peşkeş çekmesinler... Ağızlarını filistin diye açıp mısır, suriye bilmem hangi arap diye açıp da Rabiya Ana denince gözlerini kulaklarını tıkayamasınlar...
Ne güzel bir ortak noktanız var bu lafı söyleyen beyefendinin başında bulunduğu kurum ile demeyin. Bu kurum un internet sitesine bir bakın, Doğu Türkistan ile ilgili neler bulacaksınız? Bulamadınız değil mi? Bulamazsınız zira yok.
Bu riyakarlık değil de nedir?
Peki niye laf etmeye gelince mangalda kül bırakmayan İHH icraata gelince ortalıkta yok? Hükümet payandasındalar da ondan. Çünkü Mavi Marmara meselesinde AKP hükümetinin kanatları altına girdiler. E AKP hükümeti Çin ile ilgili her duruma köstek oluyor. Mecburlar hükümetin destek vermediği şeyleri programlarından çıkarmaya. Yani demek istiyorum ki eskiden bir Doğu Türkistan politikası vardı bu derneğin ama artık yok.
Bir yakınım bana Mehmet Ali Erbil’in programlarına çıkardığı tikli vatandaşlardan bahisle bazı konularda fevri davrandığımdan bahsetti. Malin programlarını bilmem ordaki bahsi geçen vatandaşları da bilmem. Ama bildiğim bir şey var bağlamada bir BAM teli olduğu gibi insanda da bir bam teli var. Bizim bam telimiz de Türklük ve Türklere ihanet edenler olsa gerek...
Memleketi soy soy bölmeye kalkanlar milleti bu denli tikli duruma getirdi. E haliyle bizim rolümüz de geriye kalan %50yi oynamak... Benim burdaki eleştirim eleştiriden öte ağır ithamım hükümetten ziyade Doğu Türkistan meselesine geçmişinde önem veren ama günümüzde programlarından çıkarmış olan kuruluşadır... Riyakarlık diye bahsederken bu kurum bunun ete kemiğe bürünmüş halidir demeye çalışıyorum.
Daha önce programlarında olan bir durum ne den çıkar?

Şimdi hangi hükümet layıkıyla bu konuya eğildi ki sen eleştiriyorsun denilebilir. Mevzu bahis hangi hükümetin meseleyi daha iyi baltaladığı değil. Ona girecek olursak içinden çıkamayız zaten? Çine Liyakat madalyası veren hükümetleri de biliyoruz bu ülkede. Önemli olan o hükümetlerin ne yaptığı mıdır yoksa mazlumların sesi olarak iş başına geldiğini iddia eden hali hazırdaki hükümetin mazlum bir toplum için ne yapmadığı mıdır? Yoksa her meselede olduğu gibi bu meselede de bir ayrıştırmaya gitmek midir niyetleri. O halde bize düşen de diğer kesimi mi oynamak?

10 Mayıs 2013 Cuma

Kaypaklığımız - Omurgasızlığımız...


Hey Allahım her demde kimleri nelere layık kılıyorsun. Kendi omurgasızlıklarına bakmadan millete “omurgasız” damgası yaftalayanları musluğun başına geçirdin ya vardır elbet bir bildiğin…
Bugün (9 Mayıs 2013) hayatımda bana duyup duyabileceğim en büyük küfürün edildiği haberi verildi. Sövmek demiyorum dikkat ederseniz, küfür diyorum…

Bilenler bilir ben o Sinli Kaflı cümlelere dilimize yanlış yerleştiği şekliyle “küfür” demekten imtina ederim. Kötü söz anlamında “sövme” kelimesini kullanmayı daha çok tercih ediyorum.
Bunu özellikle belirttim ki bu gün bana iletilenin düpedüz “küfür” olduğunu düşünmemden dolayıdır. Bize “rüzgarın estiği yöne giden adam” denilmiş bir ortamda…
Bunu söyleyen kişi için “Anama sövseymiş keşke” dedim. “Rüzgarın estiği yönde olmanın nasıl bir şey olduğunu bilseydik bugün birilerine yalakalık yapar, birilerini otorite kabul edenleri başımıza tac eder o pastadan payımızı almaya bakardık. Memleket, Millet çok da umrumuzda olmazdı, ÇEKimize CÜZDANımıza bakardık…” dedim.
Fakat ne mutlu ki; biz durmamız gereken hali 12 Eylül darbecilerine zamanında methiyeler düzen ama sonradan güncel konjonktür rüzgarı tersine çevirdiğinde 12 Eylülcüleri yargılayacağını iddia edenlerden değil de bizzat ömrünü Türklük davasına vakfetmiş, bu uğurda yıllarını, yaşlarını, yaşamlarını kaybetmiş insanlardan öğrendik. Taş Medresenin havasını soluyan, Taş Medrese tedrisatından geçen, Taş Medresede olgunlaşanlardan öğrendik biz omurganın ne olduğunu.
Kişisel menfaatlerimiz için yapmadıklarımızı yaptık, yaptıklarımızı yapmadık demedik çok şükür. Dün Beka Kamplarında komunizm için silahlı nefer olarak eğitim alıp da bugün neo-libaral kesilen birileri gibi de olmadık hamdolsun.
Ne inkar ettik dün yaptıklarımızı, ne haksızlık karşısında susup dilsiz şeytan olduk. Çizgimizi değiştirmeden büyük bir hareketin iki farklı yorumunun arasında kaldık, gidip gelmemizde okadarla sınırlı. Bekadan gelip de yüksek tirajlı kapitalist yayınlara hükmeder gibi olmadan…
“Bana dostunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünden yola çıkarak dostlarımız çok şükür kendisini Türklük Davasına büyük insanlardır… Ve onların vatan bayrağını devraldıkları ve dahi onların da Vatan Bayrağını devraldıklarıdır. Allaha bin kere şükürler olsun ki bizim kaypaklık mesafemizi aynı davanın yorum farklılıkları arasında gidip gelmek olarak nasip etmiş.



3 Mayıs 2013 Cuma

Selam Sana Dirilişin Büyük Günü


Bugün 3 Mayıs.
Türkçülük Tarihinde önemli bir gün olan 3 Mayıs 1944 hareketinin yıl dönümüdür.
Kendi vatanında, milletine olan, bağlılığı en açık şekilde ifade eden insanlar maalesef bu sevgisinin bedelini en ağır şekilde ödemişlerdir. Millet ve vatan sevgilerini açık şekilde dile getiren Türk milliyetçileri tabutluk olarak adlandırılan ve tepelerinde 1500’lük ampullerin yandığı kırk santim genişliğinde, elli santim uzunluğunda ve iki buçuk metre yüksekliğinde beton oyukların içinde olmadık işkencelere maruz kalmışlardır.
Tarih, her zaman haklı olanların hakkını zaman içinde kendilerine iade ederken, haksız olanları tozlu ve kara sayfalarındaki çöplükte kokuşmaya terk etmiştir.
Tabutluklarda işkencelerle başlayan bu yolda öncü olan 23 dava adamı ve onların yetiştirmiş, yeşertmiş olduğu fidanlar bugün haykırmaktadır ki; haklı olmak rüzgarın estiği yöne savrularak Açgözlüler (Dünya) Savaşının gidişatına göre tavır alııp insanları inandıkları değer uğruna budamak değildir.
Haklı olmak önce Almanla flört edip, sonra Sovyetler’e göz kırpıp en nihayetinde Marshal’ın dolarlarını alabilmek için Truman Doktrinine kumalık yapmak da değildir.
Haklı olmak yüzyıllar öncesinden yüzyıllar sonrasına  hür ve hükümran bir milletin evladı olduğunu bilmek, bu millet birilerinin yatağına kuma olmasın diye ömür harcamak, sonu ölüm olsa bile bu davadan vazgeçmemektir. Kuma olmaya meraklı insanları bu milletin başından uzak tutmaya çalışmaktır haklı olmak.
3 Mayıs 1944 tarihi, Türk Milliyetçileri için bir dönüm noktası olduğu kadar bir hareket noktası da olmuş ve bu tarihten günümüze kadar Türkçüler tarafından Türkçülük Günü, Türkçülük Bayramı gibi isimler ile kutlanmaktadır.
Bugün dünya üzerinde yaşayan bütün Türk Yurtlarının içinde bulunduğu durum iyi değerlendirildiğinde Milliyetçi bir iradeye şiddetle ihtiyaç olunduğu su götürmez bir gerçektir. 
Bu şuurla yetiştiğimiz ve bu şuuru yaşadığımız, buna tüm kalbimizle inandığımız ve bu inancımızın bizi yaşattığı bu büyük gün, Türk Milliyetçilerinin Türkçülük Bayramı Kutlu Olsun.



4 Nisan 2013 Perşembe

Gerçekten Akil misiniz?


Günlerdir izliyorum, susuyorum, anlamaya çalışıyorum. Nedir bu Akil Adamlar diye…
Meclis başkanı bile “Bir komisyon kurulacaksa bu meclis içinden olur" demesine karşın zorla meclis dışından bir oluşum yapılmaya çalışılıyor. Neymiş Sivil Toplum olarak meseleye yaklaşılmalıymı.
Hangi sivil toplum?
Öyle ya akil adam olacaksa öncelikle evladını o bölgeye bırakmış insanlar olmalı değil mi?
Bu adamların içinde hiç bir tane şehit yakını var mı? Geçtim şehit, gazi yakınından hiç bir tane evladı Güneydoğuda askerlik yapmış olan var mı? biz de bir laf var hanımlar beyler bekara karı boşaması kolaydır. Ne bilir o akil(!)ler bu milletin derdinden. Kime nerde ne anlatacaklar bu şahıslar. Bana bir şey anlatamazlar. Zira ben yakın dostlarımı toprağın kara bağrına koydum gencecik yaşlarında. Ne için Güneydoğudaki toprak ağalarının ve BOP'çuların beslemesi bir kaç çapulcunun "hak arayışı" diye silaha sarılması için. Beyler hak silahla aranıp zorla masaya oturtmaksa birilerini, yada siz böyle algılıyorsanız tehlikenin göbeğine oturmuşsunuz da ahkam kesiyorsunuz demektir.
Eğer gerçekten akilseniz sır birilerinin yüzü suyuna kendi ellerinizle memleketi iç savaşa sürüklersiniz. Bu millet daha hak arama adına silaha sarılmadı unutmayın.
Ve sakın ha hak arama adına doğrunun bu olduğunu kabullendirmeyin bu millete. Yoksa 80 öncesinden daha felaket bir manzarada bulursunuz ki ülkeyi son pişmanlığınız fayda vermez.
“15 Ağustosa kadar istekler yerine gelmezse” diye masaya oturtup muhatap aldığınız bir eşkıya bozmasının “50 Bin kişilik devrim mücadelesi…” tehdidinde bulunuyorsa siz neyin akilliği peşindesiniz.
Hanımlar, beyler bu milletin sabrı geniştir sınırlarını zorlamayın.
Yoksa yıllardır “dövlet bize bahmiyi…” diye diye nüfus ortalamasına göre o bölgeye aktarılan bütçenin fazla kısmını sizden tahsil eder de ödemeye gücünüz yetmez
Evet sayın akil (!) adamlar karar sizin