30 Ekim 2012 Salı

Cumhuriyet Kimin Bayramı...


29 Ekim
Cumhuriyet, 20. yüzyılda Türkün en önemli günlerinden biri.
Yıllaryılı birinin çıkıp da Zillullahi Fil Arz sıfatı ile hakimiyeti altındaki insanlara “kullarım” diye bakmasının ardından ancak Allah’ın kulu olduğumuzu ve baştakilerin sadece idare edici olduğu ve yetersiz kalınca, günü gelince halkın onu değiştirebilme hakkının olduğunu öğrendiğimiz gün.
Bugünden bakınca “ne var canım bunda” gibi görünen büyük bir olay. Yüzyıllar boyu elini taşın altına koymamış, iradesini şeyhlere, kendine din alimi sıfatı veremiş kişilere devretmiş, onlarında menfaatleri gereği hareket ederek dini tamamen dünyevi menfaatleri doğrultusunda kullanan ve o doğrultuda bir imparatorluk yönetimi oluşturmalarına izin vermiş insanlara “hadi bakalım kendi işini kendin gör, kendi idareni kendin yap” mantığına adapte olmak zor  olan bir ortamda insanların kabullenmesi zor oldu.
Menfaatleri sarsılan insanlar da bu zafiyeti kullanarak Cumhuriyete karşı cephe aldılar. Bu zaman zaman Ticanilik gibi açıktan zaman zaman da gizliden gizliye kendini göstermiştir.
Ancak asıl değinmek istediğim ise günümüzdeki Cumhuriyet Bayramları.
Günümüzde birileri Cumhuriyet Kutlamalarını sığ bir kutlama haline getirmeye çalışırken birileri de haklı olarak bunun önüne geçmeye çalışarak yürüyüşler düzenliyor.
Cumhuriyet yürüyüşleri bir “biz de varız” nidası ise Cumhuriyete güvenen herkesin olmalı.
Hoppala bu da nerden çıktı… Şurdan çıktı; geçen sene ben de “Cumhuriyet” diyen insanlardan olarak bir Cumhuriyet Yürüyüşüne katılmak istedim. Fakat gördüm ki yürüyüşü tertib edenler Cumhuriyeti memleketin sadece sol tarafına ait olduğunu haykırırcasına sağ tarafa salvo üstüne salvo atıyor.
Bir zamanların kinini nefretini megafonlardan meydana kusuyor. Gördüğüm oradakilerle aramdaki tek ortak nokta Cumhuriyet ama o da bana çok görülüyor.
Bana sövselerdi daha iyiydi diye düşünerek yürüyüşe başlamadan oradan ayrıldım.
Bu sene de sırf aynı şeyleri yaşamamak için Denizlide tertib edilen Cumhuriyet Yürüyüşüne çok istediğim halde katılmadım.
Gelecekte de aynı şeyleri yaşamak endişesi ile katılmamayı düşünüyorum. Ben kendi Bayramımı bayrağımla kendimce yaşarım.
Memleketin sağında olduğum halde Cumhuriyet benim de Cumhuriyetim.
Sadece kendi tarafının olduğunu sananlara duyrulur…

9 Haziran 2012 Cumartesi

Algı boyutunda Kadın-Erkek


Geçen gün neredeyse bir arkadaşımla sosyal medya üzerinden bir kadın erkek tartışması başlatıyordum aslında hiç niyetim değilken. Fakat erkeğin söylediği sözler sanırım kadın beyninde farklı algılamalara neden oluyor. Beni yanlış anladın Mineciğim. Fakat bu yanlış anlamaya neden olduğum için senden özür dilerim.

Okuduğum bir şeylerden;

“...ve kadın
Bir kadınla birlikteyken unutacaksın dünyayı.
Sadece ona ait olacaksın.
Ancak o zaman kadında sana ait olduğunu hissedebilir.
Ve ancak o zaman, kendisini sana ait hisseden bir kadın dünyayı,tamamen değiştirebileceğini anlayacaksın.
Bir kadınla yürek yüreğe ten tene olmanın verdiği mutluluğu ancak o zaman tadacaksın...” diye sözler kalmış aklımda.

Bunu yazan bir kadın. Kadın olduğu için kendi penceresinden bakıyor. Fakat bir erkeğin bir serçe kuşuna benzediğini ya göz ardı ediyor ya da gerçekten bilmiyor

Oysaki erkek bir serçe kuşu gibidir; ne sıkacaksın onu avuçlarının içinde kaçmasın diye, ne de çok gevşek bırakacaksın avuçlarını. Eğer avuçlarını kaçmasın diye sıkarsan serçe ölür. Eğer gevşek bırakırsan uçar gider.

Ve bir erkeğe ne kadar şemsiye olmak istersen o kadar uzaklaştırırsın kendinden. Erkek çiseleyen yağmur yüzüne vurdukça saklayabilir gözyaşlarını. O nedenle ıslanmak ister gerektiği zaman gerektiği yerde şemsiye olursan her an bardaktan boşalırcasına yağmur yağacakmış gibi ayırmaz seni kendinden.

İşte bir kadın bu durumu görebildiği kadar mutlu olur erkeği ile...

13 Mayıs 2012 Pazar

Böyledir bizim sevdamız

Birileri insanlığın tanımını da yapsa artık. Hatta Yeni Anayasa Çalışmaları kapsamına alınmalı bence İnsanlık tanımı. Yeni Anayasada “şu nitelikleri haiz varlıklara insan denir” dese de diğerlerini ortadan kaldırsak…

Herkes bahsedip duruyor “yeni Anayasa İnsan Haklarını temel alarak hazırlanmalı” diye. Ama işte o tanımdaki “İnsan” sıfatını kimler hak ediyor. Ben hak ediyor muyum mesela? Ya da iki ayaklı bütün varlıklar bu payeyi hak ediyor mu?

Denilecektir ki “ aman efendim nerden çıktı bu insanlık meselesi, insanlığın tanımı falan?” Evet şurdan bu mevzuya geldim ki; dün akşam (12 Mayıs 2012 Cumartesi) ülkemizi Etnik ırkçısından tutun da en hümanistine kadar esareti altına bir tek şey aldı. Futbol. Daha da net bir ifade ile Fenerbahçe - Galatasaray maçı. Öyleki ne o maç saati boyunca ne hangi milletten olduğumuz aklımıza geldi ne etnik veya mezhapsel çatışmalarımız bizi bağladı. Sadece iki millet vardı meydanda Galatasaray milleti ve Fenerbahçe milleti. Gerçekte böyle mi olması lazım onu da bilemiyorum. Bana göre yanlış olan bir şey bu ama başkasına göre belki doğrudur. Tamam doğru olabilir de kardeşim hangi milletten olursa olsun hangi insan 13 yaşında bir çocuğu bıçaklar? Hangi insan durup durup “yetim hakkı yiyenler, soyguncular, vurguncular, memleketi soyup soğana çevirenler, bunlar insan mı” diye ortalıkta bas bas bağırır da tüyü bitmedik yetimin hakkı olan devletin görevli araçlarını o hale sokar? Bir de meziyetmiş gibi geçip poz vermeye kalkar.

Bugün soyal medya denen yerde bir resme rastladım. Masum bir teyze yüzü var bir tirübünde ve altında bir yazı, “Böyledir bizim sevdamız.” Keşke o sevda hep o ANA'nın bakışları kadar masum olsa da önünde saygı ile eğilsek, renklerine bakmadan. Lakin sadece yeşil bir sevdanın dışına taşırılarak bir varoluş mücadelesi haline gelerek Anarşizme yol açacaksa, devletin görevlilerine ve TÜYÜ bitmedik yetimin hakkına fütursuzca bir taarruza dönüşecekse bu sevda sizin sevdanızı da istemiyoruz varlığınızı da. Renginiz ne olursa olsun…

10 Mart 2012 Cumartesi

Kahraman Ecdad ile Küresel Efendiler Arasında Türkiye


Bir furyadır kopuyor bu aralar. Fetih 1453.
Tam üç senedir beklediğim bir şeyi birileri daha yeni keşfetti. Madem bu kadar hevesli idiniz de Faruk Aksoy’a icara gelirken nerelerdeydiniz diyiveresi geliyor insanın riyakarlığı karakter edinmişlere. 

Hani insan denir mi böylelerine bilmiyorum ama karakterlerini ortaya koyuyorlar. Amaçları gerçekten filmi konuşmak mı yoksa filmin üzerinden bastırılmış bir takım düşmanlıklarını kusmak mı belli olmayan insanlar bu gün bas bas bağırmaktalar. 

Bir de “Kahraman Ecdad” savdalıları var kuru kuru. “Biz Fatihlerin nesliyiz.” Tamam anladık Fatihlerin neslisiniz de ne yaptınız ona layık olabilmek için gidip filme gaza gelmekten başka?

O kahraman ecdaddı 21 yaşında dünyaya kafa tutup ordular dize getirdi ve hükmetti. Peki kahraman ecdadcılar siz ne yapıyorsunuz ona buna uşaklık etmekten başka. Ecdad kahraman ama güncel efendiler daha kahraman değil mi? Ecdad kahraman idi ama otorite, İsrail değil mi? 

Birileri TL tartışıyor birileri 4+4+4 tartışıyor velhasıl Dünyaya hükmettiklerini sanan Efendilerin çıkarlarına ters düştüğü için sıfır sorun politikası gütmeye çalıştığımız komşularımızdan birinin neredeyse en büyük düşmanı oluverdik.

Ne mi demeye çalışıyorum son iki yılın TRT haber bültenlerini bir arada aka arkaya koyup izleyin eksenimiz mi kaymış yoksa omurgamız mı?

Her şey güllük gülistanlıkken enseye tokat bir yerlere parmak dostumuz Esad bir sabah uyanınca bir baktık ki düşman. Aaa hayret insanlık düşman Esad. Noldu daha dün “kardeşim Beşar” idi bugün “bak sabrimiz taşmaya başladı” konumuna geliverdik. 24 saatte ne değişti yahu diye sormaya bile fırsatımız olmadan aylarca Suriye –hani şu stad açılışı için Fenerbahçeyi seferber ettiğimiz dost ülke- ile birden savaş boruları öttürür hale geldik. 

Sivil arap halkı mı derdimiz yoksa Kahraman Ecdad’a öykündüğümüz bugünlerdeki küresel efendilerimiz mi? Hatırlayın bir dış işleri bakanı vardı “ortadoğuda 22 ülkenin sınırları yeniden çizilmeli” diyen. Libyayı belirlediler. Hatırlayın Rahmetli Kaddafi “sivil halkı öldürüyordu” da Fransa sivil halkı Nato desteği ile kurtarmıştı. Hiç kimse de sormamıştı ki silahlanmış milis kuvvetler ne kadar sivil halktır diye. Şimdi de Esad “sivil halkı” öldürüyor. Hanginiz soruyor silahlı milisle ne kadar sivil halk diye.

Libya için Fransa bu işi yapabilecek en iyi kuvvetti, Suriye içinse Türkiye’den başkası düşünülebilir mi? Peki Türkiye de yıllardır bir mücadele vermekte. Esad derdest edildikten sonra sıra bu 22 ülkenin hangisinde. Türkiye’de olmadığını kim garanti edebilir. Bilindiği üzere Türkiye’de yıllardır bir mücadele içinde. Kim garanti edebilir ki yarın “Türkiye sivil halkı katlediyor” durumu ile karşı karşıya kalmayacağını.

Anlatmaya çalıştığım mesele Arap Baharı, Yazı falan değil. Mesele başlamakta olan yeni bir Soğuk Savaşın aktörlerinin ve figüranlarının konumlarını almakta olması. Yine bilindiği gibi Rusya, Gürcistan savaşında tavrını net olarak koydu “sakın benim arka bahçeme girmeyin.” Suriye de eski Sovyetlerin arka bahçelerinden. Bu nedenle hemen yıllardır kullanmadığı Suriyedeki bir deniz üssünü faaileyete geçirdi. Bu noktada sormamız gereken TRT’nin haber bültenlerinde neredeyse Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesini Türk Halkı nezdinde meşrulaştırmaya çalışmasını da göz önünde bulundurduğumuzda Biz birilerine arka bahçe olmaya mı hevesliyiz. 

Peki Fetih 1453 üzerinden Kahraman Ecdad öykünücülüğü yapanlar sizler arka bahçeliği ne kadar içinize sindirebileceksiniz?

1 Şubat 2012 Çarşamba

Bir Boykot Hikayesi


Her yerde aynı sesi duyuyorum da hala duymam gereken sesleri duyamıyorum…
Ne sesi mi?
Birileri hala BOYKOT ediyor Fransayı.
Nasıl mı boykot ediyor. Sosyal Medyadan Fransız malları listesi yayınlanıyor liste liste.
Yine sosyal medyadan barkot numaraları bildiriliyor Fransız mallarına ait.
Ama ne hikmetse hala benim yazılı basınımda nerdeyse tam sayfaya yakın Fransız markası arabaların reklamları yayınlanmakta.
Yine televizyon reklamlarında bir reklam kuşağı içinde yayınlanan araba markası reklamlarının neredeyse tamamını Fransız markası otomobiller kaplamakta…
“Ama canım biz boykot ediyoruz bize ne reklamlardan…”
Satış rakamları açıklanıyor ne hikmetse Renault marka maşallah ülkemizde bayağı satılıyor.
Biz boykot ediyoruz ne ile Danone ile veya İddaa bülteninden Fransa Liglerini çıkararak. “Biz üstümüze düşeni yapıyoruz…”
Yahu siz yapıyorsunuz, biz yapıyoruz ama esas yapması gerekenler yapıyor mu?
Peki biraz gerilere gidelim. Bundan takriben 6 sene öncesine kadar.
Aynı yasa İsviçrede Altı yıldır yürürlükte. Ne yaptınız İsviçre’ye karşı yaptırım.
Bakın bakalım kollarınızdaki saatlere “Made in” neresi yazıyor. “Switserland.” Ya ne boykot etmişiz İsviçre’yi altı yıldır değil mi?
Kaldık ki mesele o yasa mı yoksa o yasa ile başka bir savaş mı veriliyor?
İskender ÖKSÜZ hoca “Fransa Fransalığını yapmıştır”[1] başlıklı makalesinde asıl meselenin Türklerin AB dışına itilmesi meselesi olduğunu yazdı. Bunun sadece Fransa ile sınırlı kalmayacağı Almanya ve Avusturya’nın da sırada beklediğini yazdı. Tabi bazılarımız Sarkozy’nin seçim yatırımı zannetiği bi şeyin aslında top yekun bir savaşın başlangıcı olduğunu ilave ederek…
Hatırlatmakta yarar var diye düşünüyorum; Almanya’daki dönerci cinayetlerinin arkasından Almanya Devletinin olayı örtbas etmeye çalışmasını…
Peki gelelim ne yapabilirize; madem öyle ne yapabiliriz?
Şimdi yapmamız gereken İsviçre ve Fransa yoklamaları ile top yekun Ermeni kartını oynamaya hazırlanan AB’ye bir karşı hamlemiz olmalı. 1996 dan beri karşılıksız aşkımızın gayri meşru çocuğu olan Gümrük Birliğini öldürerek işe başlayabiliriz.
AB sürecini askıya alarak bir hamle daha yapılabiliri ki işte asıl darbe bu olacaktır. Nasıl mı? AB 1 Temmuzdan itibaren İran’a karşı ambargoya başlayacak. Peki bu ambargo esnasında gereksinim duyacağı fosil yakıt ihtiyacını nasıl karşılayacak? Şunu demeye çalışıyorum Avrupa Ülkeleri petrol ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü İrandan karşılamaktalar.
İran’a uygulanacak olan ambargo zaten yüksek olan petrol fiyatlarını daha da yükseltecek. Ancak AB ülkeleri bunu pek önemsememekteler. Çünkü şu anda gümrük birliği ve müzakere sürecinde bir Türkiye bu ihtiyaçlarını İran üzerinden karşılamaya devam edecek. AB bu süreçte Gümrük Birliği tarifeleri ile Türkiye’den Petrol alacak. Türkiye ise petrol ihtiyacını Komşuları ile sıfır sorun politikası nedeni ile neredeyse kanka durumuna gelen İran’dan temin edecek.
AB İran’ı boykot ediyor millet uyanın…
Tam da bu noktada AB sürecini askıya alacak olan bir Türkiye geröekten lider ülke konumuna gelir ki AB diye bir şeye gerçekten ihtiyacı bile kalmaz.
Herkes Fransa’ya yaptırımlardan bahsediyor. Yapılacaksa bir yaptırım böyle olmalı. O zaman bir taşta iki kuş vurmak tam da bu olur işte. Hem Sarkozy ava giderken avlanmış olur, hem buna çanak tutan AB ülkeleri.



[1] http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi48281-Fransa_Fransaligini_yapmistir.html,  (01.02.2012)

9 Ocak 2012 Pazartesi

Gündemimi Geri İstiyorum…

Peki, hangi gündem?

Şike operasyonları…

Yok yok Fransa’nın ‘geçirdiği’ yasa mıydı? O da değildi sanırım…

Ermeni meselesi miydi gündem? Yok o geçen seneydi galiba.

Otuz beş kaçakçının öldürülmesi miydi gündem?

Kesin Ergenekondu o zaman. O damı değildi.

Bayağı kafam karıştı.

Demokrasiye müdahale planıydı sanırım. Yok kağıt parçası demeyeceğim. Zira kağıt parçası dedin mi hemen olmasa da gafil bir anında tepene biniveriyorlar. Yine de gündem bu olmaması gerekir.

Biz bu kısır döngülerle uğraşırken birileri hemen altımıza kuyu kazıyor. Evet Akdeniz çanağında başlayıp doğuya doğru ilerleyen bir fırtına var. Maalesef Müslüman dünyanın tam kalbine bir hançer gibi yerleşmekte olan tapınak şövalyeleri meydana çıktı çektiler kılıçlarını.

Bu sefer durumu kendi lehine çevirmeye çalışan “Haçlı Ordusu” Müslüman dünyaya direk saldırmak yerine birbirlerine kırdırarak zayıflatma politikası gütmekte. Bunun içinde harici ve dahili bedhahları çok iyi kumanda etmekte. Demokrasiye müdahale, darbeye teşebbüs, balyoz veya Fatih Camiine saldırı planı bahaneleri ile 21. Yüzyılın Kılıçaslanı olabilecek Türk Ordusunun komutanları suni gündeme kurban edildi sanırım.

Garip olan şu ki bu Kılıçaslanlar maalesef kendi halkının gözlerinde de mahkûm. Ruhuna rahmet 12 Eylül, ruhuna rahmet 28 Şubat…

12 Eylül gelene kadar hangi bir Türk vatandaşının TSK ile bir problemi vardı? Ama 12 Eylül öyle bir çöktü ki Türk Milletinin üstüne

“Hep sev derdin peygamber ocağı denen yeri
  Coşkuyla anlatırdın destanlaşan neferleri
  Bir Eylül şafağında onlar asınca beni
  Kin doku, nefret büyüt sevgiler yerine annem”
diye şiirleri okuduk. TSK kendi milletinin gözünde artık bir cellat, bir işkence kurumu, bir millet düşmanı haline gelmeye başladı. Ardından tam kara eylülleri unutmak üzereyiz derken bir 28 Şubat yaşadık ki tanklar üstümüzden geçti. Birileri balans ayarı yapıyordu da kim kime balans vermekteydi acaba. İrtica mıydı gerçekten tehlike yoksa TSK içerideki bedhah mı olmaya başlamıştı. Zira Anadolu insanı için inanç her şey demek ise ve Millet inancı her şeyin üstüne koymuş ise gerçek tehdit kimdi?

Hem 12 Eylül hem de 28 Şubat acaba orduyu milletin gözünde terhis edip Türk Milletini ordusuz bir millet olmaya alıştırmak mıdır plan? Aslında ne de güzel alıştırılıyoruz değil mi son 50 yıldır birtakım oyunlara. Önce kesin kırmızı çizgimiz dediğimiz şeyler yine kendi içimizden birileri vasıtası ile pembeleştirilip sonraki aşamada bembeyaz yapılıyor sanırım.

Peki sorulması asıl soru bütün bunlar 21. Yüzyılın Tapınak Şövalyelerine bir hizmet ise bu tapınakçıların derdi ne? Bunların derdi sadece enerji kaynakları mı?

Bence dert 1970’lerden beri tıkanma eğiliminde olan kapitalist sistemin açılması için bir düşman ve adına dünya savaşı denilen yeni bir vahşet gerekmekte. Bunu zaten o modern diye adlandırdığımız Batının tepesindekiler en yetkili ağızlardan dillendirmeye başladılar. Bu plandaki savaş ise korkarım İran üzerinden kurgulanıyor…

Özür dilerim sanırım gündemimizde Türk Futbolundaki Şike Operasyonu vardı.

Kendi kafamın karışıklığı ile sanırım sizin de kafanızı karıştırdım. Herkese bol “şikeli” günler diliyorum...